```php ``` Neşter ve Defter: ِِAmerika, Filistin’deki Hıristiyanlığı Yeniden Tasarlayabildi Mi? - Kudüste Bugün

Written by • • Görüş

Neşter ve Defter: ِِAmerika, Filistin’deki Hıristiyanlığı Yeniden Tasarlayabildi Mi?

Washington, 18. ve 19. yüzyıllar boyunca köklü Doğu geleneklerine sahip Filistin Hıristiyanlığını yeniden şekillendirmeye yöneldi. Buradaki temel amaç, Arap Hıristiyanlarını Batı tarzı rasyonel bir çizgiyle aydınlatmak ve medenileştirmekti. Söz konusu yaklaşım, Amerikalı beyaz göçmenler arasında yayılan Siyonist düşünceyle iç içe geçmişti. Bu durum, kutsal topraklarda bir Yahudi devleti kurma planlarının da zeminini hazırladı. Dolayısıyla ABD’nin Filistinli Hristiyan toplumlara müdahalesi, tarihsel bir tartışmayı beraberinde getirdi. Kimileri için bu Arap Rönesans’ının ilk tohumuydu. Kimilerin için ise Hristiyanları sömürgecilerin hizmetine sunan yabancı bir operasyondan ibaretti.

​İlk dönem misyonerlik faaliyetlerinde Amerika’nın Filistin Hıristiyanlarına yaklaşımı nasıldı? Peki bu müdahale, Filistin tarihi ve mirasında köklü bir geçmişe sahip olan bu toplumlara ne gibi hedefler dayatıyordu?  Amerikan misyoner heyetleri kutsal topraklara sızmak için hangi giriş kapılarını kullandı? Daha da önemlisi, bu faaliyetlerin Amerikan hükümetiyle nasıl bir ilişkisi vardı? Washington, Filistin Hıristiyanlığını batılılaştırmayı başarabildi mi? Onu, kendisini sarmalayan Filistin tarihine kök salmış Doğu mirasından koparabildi mi? Bu hareket, modern Filistin tarihini ne ölçüde etkiledi?

 ​Filistin’de “Ahir Zaman” Mühendisliği 

ABD’nin 1776’daki bağımsızlığı sonrası, Amerikan toplumuna Eski ve Yeni Ahit’e inanan Protestanlık yön verdi. Dönemin dini yapısı, Eski Ahit etkisindeki 12 mezhepten oluşuyordu. Katolikler ise dikkate alınmayacak bir azınlıktı. ABD’deki beyaz göçmenler, Mesih’in dönüşü konusunu yeniden gündeme taşıdı. Yeni kurulan devletin, kutsal metinlerdeki İsrail’in yerini alıp alamayacağını tartıştılar. Zira İsrail, kıyamet savaşı ve Mesih’in gelişi için bir ön koşuldu. Aksi halde Amerika, bu seçilmiş teokratik devletin kuruluşunda nasıl bir rol oynayacaktı?

Bağımsızlık sonrası ilk dönem Amerikan ilahiyatçıları, kıyametin bir diğer önemli unsuru olan Yahudilerin Hıristiyanlaştırılma zamanı konusunda görüş ayrılığı yaşıyordu. Buna rağmen, kutsal metinlere dayalı bir ulus devlet kurma fikri zamanla öncelik kazandı. Böylece bu hedef, Hıristiyanlaştırma faaliyetlerinin bile önüne geçti.

1783’te Kıta Kongresi vaizi George Duffield, 1816’da Kıta Kongresi Başkanı Elias Boudinot ve 1819’da eski ABD Başkanı John Adams gibi beyaz göçmen din adamları bu fikrin zeminini hazırladı. Amerikan ilahiyat dernekleri aracılığıyla bu düşünce etrafında seferberlik başlattılar. Bu dernekler, daha sonra coğrafyamızda Protestan misyonerlik faaliyetlerine öncülük etti. Bu kurumlara Amerikan Yabancı Misyon Komiserleri Kurulu (ABCFM), Amerikan Kolonizasyon Derneği (ACS) ve Yahudilerin Durumunu İyileştirme Amerikan Derneği gibi Protestan çizgideki sömürgeci dini yapılar örnek gösterilebilir.

1810 yılında kurulan Amerikan Yabancı Misyon Komiserleri Kurulu (ABCFM), Filistinli Hıristiyanlara yönelik misyonerlik faaliyetlerinde öncü bir konum elde etti. Bu kurul, özellikle Rum Ortodoks, Ermeni, Maruni ve Melkit gibi Doğu kiliselerini hedef alıyordu. Bu Amerikan Protestan ağı, Osmanlı İmparatorluğu’ndaki Büyük Suriye Misyonu’nun bir parçasıydı. Bu misyon Filistin, Suriye ve Lübnan’ı kapsıyordu. Faaliyetleri ise Beyrut, Trablus, Halep ve Sayda’nın yanı sıra Kudüs, Yafa ve Nasıra gibi büyük şehirlerde yoğunlaşmıştı. 19. asrın kapanışında çarpıcı bir tablo ortaya çıktı. Büyük Suriye genelinde Amerikan Protestan kiliselerine bağlı alt misyonerlik merkezlerinin sayısı hızla arttı. Bu süreçte kurulan istasyon sayısı yaklaşık 63’e ulaştı.

Babıali’nin gölgesinde Amerikan diplomasisi 

Misyoner heyetleri 1819’da Filistin ve Osmanlı topraklarına doğru yola çıktı. İlk misyonerler Pliny Fisk ve Levi Parsons’ın aklında Kudüs’ü işgal etmek vardı. Onlara göre Protestanlar, kutsal metinlerdeki kehanetlerin işaret ettiği gerçek Yahudilerdi. Kutsal topraklardaki Yahudileri ise kendi geçmiş ataları olarak görüyorlardı.

Filistin’deki misyonerlik sahnesinde Büyük Britanya lider konumdaydı. Buna rağmen ABD, bölgedeki dini yapıya sızmanın bir yolunu buldu. Bu amaçla Kutsal Metin Arkeolojisi adı verilen keşif heyetlerini devreye soktu. Kurucu Edward Robinson’ın 1837’deki asıl hedefi, Kitab-ı Mukaddes’in tarihsel gerçekliğini arkeolojik kanıtlarla ispatlamaktı. Bu süreçte yaşayan Filistinli halk ise önemsenmedi. Onlar yalnızca kutsal dönemden kalan insan kalıntıları olarak değerlendirildi. Ancak bu misyoner heyetleri, 19. yüzyıl boyunca Filistin’deki Hıristiyan manzarasını yeniden şekillendirmek gibi gizli bir amaç da taşıyordu.

​Her ne kadar Amerikan finansmanı çoğunlukla kiliselerden, misyonerlik kurumlarından ve zengin Protestan bağışçılardan gelen özel fonlardan oluşsa da; Washington, Osmanlı İmparatorluğu’ndaki karmaşık koşullar altında bu heyetlerin faaliyetlerini sürdürebilmeleri için gerekli diplomatik korumayı ve siyasi himayeyi sağlamıştı. Nitekim, Babıali, bu heyetlerin faaliyetlerinin tehlikesini fark ettikten sonra bunlara kısıtlamalar getirmişti. Çünkü bu faaliyetler imparatorluğun iç işlerine müdahale etmenin ve İslam devletini zayıflatarak gücünü kıran yeni imtiyazlar (kapitülasyonlar) elde etmenin bir yolu olarak kullanılıyordu.

​Washington, Osmanlı İmparatorluğu’ndaki Hıristiyan nüfuz alanına Avrupalı devletlere kıyasla geç girmiştir; aynı şekilde etkisi de Avrupalı misyoner heyetleri ve konsolosluklarıyla karşılaştırıldığında nispeten zayıf ve ikincil düzeyde kalmıştır.

Tüm bunlara rağmen Washington, Filistin Hıristiyan dünyasında önemli anahtarları elinde tutuyordu. Nitekim 1830 yılında Osmanlı Babıalisi ile bir Ticaret ve Seyrüsefer Antlaşması imzaladı. ABD, bu antlaşma sayesinde elde ettiği kapitülasyonlardan yararlanarak Osmanlı’nın iç işlerine müdahale etme kapısını araladı. Washington; 1832’de Remle, 1833’te Akka ve 1856’da Kudüs’e konsolosluk vekilleri atadı. Bu vekiller sahada çok etkin oldu. Filistin’deki Hıristiyan ve Yahudilere imtiyaz ile koruma sağlanmasında kilit rol oynadı.

Batı’nın Filistin’deki günahlarının kefareti

ABD Dışişleri Bakanlığı, görünürde genel bir genelge yayımlamıştı. Bu genelgeye göre faaliyetler; yalnızca Yahudi, Hıristiyan, misyoner ve gezginlerden oluşan Amerikan vatandaşlarına hizmetle sınırlı kalacaktı. Ayrıca 1823 Monroe Doktrini uyarınca Avrupalı konsolosların dini ayrıcalıklarıyla rekabet edilmeyecek ve Washington ile Babıali arasındaki anlaşma gereği yerel halkın işlerine karışılmayacaktı. Ancak Amerikan konsolosları bu talimatlara hiçbir zaman uymadı.

Amerikan konsolosları, Amerikan vatandaşı olmayan Yahudileri koruma altına aldı. Bununla da kalmayıp, ülkedeki Protestan misyoner heyetlerine güçlü bir diplomatik himaye sağladı. Böylece, Yahudilerin Filistin’e göçünün zeminini hazırlamada ve bunu teşvik etmede kritik bir rol oynadı.

Kitab-ı Mukaddes kehanetlerine dayanan Amerikan Evanjelik Protestanlığı, birçok konsolosu etkisi altına aldı. Bu isimler, Filistin’in yerel Hıristiyan varlığını hiçe sayarak bölgeyi bir Yahudi vatanı gibi kurguladı. En çarpıcı örnek, Kudüs’ün ilk Amerikan konsolosu Warder Cresson’du. Cresson, Protestanlıktan Yahudiliğe geçmişti. Anglo-Amerikan dünyasının Filistin halkıyla ilk temaslarını o yönlendirdi. 19. yüzyıl ortasında Filistin’de tarımsal koloniler kuran Cresson, ilk Siyonist figürlerden biri olarak tarihe geçti.

Washington’ın Siyonizm yanlısı hamleleri hız kesmeden devam etti. Kutsal Topraklarda Avrupa’nın hasta adamının (Osmanlı) yerini alacak şartlar olgunlaşır olgunlaşmaz, ABD’den dikkat çekici bir hamle geldi. Beyaz Saray, Kongre ve Amerikalı siyasi seçkinler, bir Yahudi ulus devleti kurulması fikrine açık ve resmi bir destek sundu. Buna karşın, Amerika’daki Yahudi cemaatleri ise bu fikre doğrudan ve tam destek verme konusunda o dönem henüz tereddüt içindeydi.

Washington, Yahudilere verdiği destekte; dini, halkları sömürgeleştirmenin ve Eski Dünya’da bölgesel genişlemenin önemli bir aracı olarak gören sömürgeci ilahiyat teorilerine dayandı. Batı dünyasında 1967 Savaşı, teolojik bir kırılmayı beraberinde getirdi. ABD ve Avrupa’da yükselen liberal Hıristiyan teolojisi, Siyonizm’i tarihsel bir kefaret mekanizmasına dönüştürdü. Bu paradigma değişimiyle birlikte İbrani devletine sağlanan destek, ilahi iradenin ve kutsal vaadin sahadaki icrası olarak tescillendi.

Sözde Hıristiyanlar

İlk dönem Amerikan Evanjelik misyoner heyetlerinin hedefleri zamanla genişledi. Başlangıçta Müslüman ve Yahudi toplumları arasında yürütülen misyonerlik faaliyetleri, yerini Rum Ortodoks, Doğu Katolikleri ve Süryaniler gibi köklü Doğu Hristiyan cemaatlerini Batılılaştırma çabalarına bıraktı.

Misyoner heyetleri, bölgedeki Yahudi ve Müslümanların dini miraslarına sıkı sıkıya bağlılık duvarına toslayınca, yönlerini tamamen Şam bölgesi ve özellikle Filistin Hıristiyanlarını Protestanlaştırmaya çevirdi. Bu hamlenin arkasında, kutsal metinlerde vadedilen Kudüs hayali yatıyordu. Misyonerlik faaliyetleri “insancıl emperyalizm” söylemini kendine şiar edindi; Amerikalı rahip John Codman tarafından savunulan Sınır Teorisi doğrultusunda, Protestan düşüncesini “Tanrı’nın Amerika’ya yüklediği bir emanet ve sorumluluk” olarak pazarladı.

Misyonerlerin gözünde yerel Hıristiyan halkın pek bir değeri yoktu; onları yalnızca tarihin tozlu sayfalarında sıkışıp kalmış, Doğu inançları ve hurafelerle yozlaşmış bir mazinin kalıntıları olarak gördüler. Bu topluluklara yukarıdan bakan oryantalist bir anlayışla yaklaştılar. Filistinli Hıristiyanları, Batı’nın medeniyet ve vesayet deneyinde kullanacağı adeta canlı birer denek gibi değerlendirdiler. Hatta ilk Amerikalı misyonerler, Filistinli Hıristiyanları sözde Hıristiyan olarak nitelendirirken; Rum Ortodoks ve Katolik kiliselerinin mensuplarını da dejenere olmuş yapılar olarak tanımladılar.

Kadim Doğu Hıristiyanları, Amerikalı Protestan misyonerler için büyük bir sorun teşkil ediyordu. Katolik ve Ortodoks kiliselerinin bölgedeki ve Kıyamet Kilisesi gibi kutsal mekanlardaki mutlak hakimiyeti, Amerikan heyetlerini hüsrana uğrattı. Bu hayal kırıklığı onları Hıristiyanlığın merkezinden kopardı. Sonunda, kutsal topraklara sızmanın en kestirme yolu olarak gördükleri, Amerikan güdümlü ve sömürgeci nitelikteki Yahudi kimliğini diriltme projesine yöneldiler.

Gabriel Polley, “Evanjeliklerin Gözünden Kudüs: 20. Yüzyılda Batı’nın Filistin Hıristiyanlarıyla Etkileşimi” adlı çalışmasında çarpıcı bir gerçeğe dikkat çeker: Batılı misyoner ve gezginler, Filistin’de kendi tahayyüllerinin tamamen dışında bir Hıristiyan Doğu ile karşılaşmışlardır. Bölgenin kendi toplumsal gerçekliğinden süzülen köklü geleneklerine bir katılımcı gibi değil, mesafeli bir gözlemci olarak bakmışlar ve ilerleyen süreçte bu yapıya açıkça düşmanlık ilan etmişlerdir.

Misyonerlerin raporları ve ideolojik saldırıları, Filistin Hıristiyan toplumunun meşrutiyetini yitirmesinde büyük rol oynadı. Bunu takiben Hıristiyan Siyonizm’i, bu toplumun temel unsurlarını ve hafızasını görmezden gelip marjinalleştirdi. Bu süreç; Amerikan Protestanlığına katılmayı reddeden yerel Filistinli Hıristiyanların demografik, kültürel ve dini gerçeklerinin silinmesini de içeriyordu ki bu durum, kavramsal düzeyde bir etnik temizlik operasyonu olarak tanımlanmaktadır.

Kimliksiz Bir Mesih

Washington Protestan misyoner heyetlerini korumak, faaliyetlerini fonlamak ve kutsal topraklardaki dini kimlik devşirme süreçlerine diplomatik koruma sağlamak suretiyle Filistinli Hıristiyanları sessizce ve kademeli olarak yabancılaştırdı. Bu sürece, Filistin kiliselerinin kurumsal yapılarına yönelik doğrudan müdahaleler de eşlik etti.

ABD, Filistinli Hıristiyanlar arasında Batılı ilahiyat müfredatını dayattı; Mesih ile kendi halkının bağını koparmayı amaçlayan Evanjelik Hıristiyan Siyonist politika ve gündemleri benimsedi. Bu stratejinin nihai hedefi; Kutsal Topraklar’ı Filistinlilerden arındırmak, Hz. İsa’yı ise kimliksiz ve aidiyetsiz bir figüre dönüştürmekti.

Diğer taraftan Washington; vergi muafiyeti, baskılardan korunma ve geleneksel Hıristiyan liderlik hiyerarşisinden sıyrılma gibi ayrıcalıklar sunarak cemaatleri kendine çekti. Batılı ilahiyat modellerini bölgeye dayattı. Kadim Doğu toplumlarının köklü temellerine dayanan eski geleneklerin yerine, Batı kiliselerinin ritüellerini ve yönetim hiyerarşisini koydu. Tüm bunlar, Doğu Hıristiyanları arasındaki dışlanmış ve yoksul kesimlerin ilgisini çekmede ve onları Protestanlığı benimsemeye ikna etmede büyük rol oynadı.

Batı kilise okullarına ait rasyonel kalıplar, Doğu’nun teolojik müfredatının yerine ikame edildi. İngilizce eğitim veren, Batı müfredatını ve kültürel değerlerini uygulayan misyoner okulları açıldı. Bu durum, eğitimli Hıristiyan elitler arasında Batı hayranlığını körükledi. Batı kültürünü üstün Hıristiyan kültürü olarak benimseyen bu elitler, Batı’ya göç etti. Bir kısmı orada kaldı, bir kısmı ise kazandığı imtiyazlarla geri dönüp kendi toplumunu daha da yabancılaştırdı. Sonuçta, Filistin Hıristiyanlarının demografik yapısı zamanla büyük bir darbe aldı.

Amerikalı misyonerler, sadece vaaz vermenin kendilerini hedeflenen amaçlara ulaştırmayacağını erkenden fark ettiler. Bu doğrultuda; eğitim, sivil haklar, tıbbi ve sosyal hizmetlerin yanı sıra çeviri ve yayıncılık faaliyetlerine dayanan kapsamlı bir kurumsal strateji geliştirdiler. Bu yayıncılık ve çeviri faaliyetleri, kendi Doğu Hıristiyan kimliğinden erkenden kopan ve kendi toplumlarını Protestanlaştırmanın çekirdek kadrosu olarak görev yapan eğitimli bir Hıristiyan elit tabaka ortaya çıkardı.

Neşter ve Kalemle Misyonerlik

Protestan misyonerliği, yerel topluluklardaki geleneksel eğitim yapılarına meydan okudu. Bu durum, özellikle Kudüs ve Nasıra’da şubeler açan kız okulları ve enstitülerinde kendini gösterdi. Filistinli Hıristiyan kızlar için Batı tarzında bilimsel, edebi ve dini müfredatlar sunan bu kurumlar, bölgenin ilk kadın hareketlerinin (feminist elitlerinin) öncüleri olacak eğitimli bir Hıristiyan elit tabakanın doğuşuna zemin hazırladı.

Bu uğurda, misyonerler Cornelius van Dyck ve Eli Smith’in gözetiminde Arapçaya çevrilen Protestan Kitab-ı Mukaddes’i kullanıldı. Filistinli Hıristiyanların belirli kesimlerinin yabancılaşmasında derin izler bırakan bu iki misyonerin faaliyeti, kimileri tarafından Arap Rönesansı olarak adlandırılırken; kimileri tarafından ise kutsal topraklardaki Arap Hıristiyanları Batılılaştırmaya yönelik gizli bir girişim olarak değerlendirildi.

Kudüs’teki Piskopos Gobat Okulu, Amerikan Protestan misyoner heyetine bağlı önde gelen kurumlardan biri olarak öne çıktı. Okulda İngilizce ve Protestan Kitab-ı Mukaddes’inin yanı sıra Batı bilimleri ile öğretmenlere yönelik mesleki eğitimler verildi. Ayrıca temel eğitim veren piskoposluklar ve köy okulları; Ramallah kazası, Beytüşşebap (Beytüllahim), Yafa, Nasıra ve Nablus genelinde yaygınlaştı.

Diğer taraftan Protestan misyoner grupları; Doğu Hıristiyan topluluklarının yaşadığı şehir merkezlerinde, özellikle de Kudüs ve Nasıra’da aşı, ilaç, karmaşık cerrahi operasyonlar ve doğum hizmetleri sunan dispanserler, klinikler ve hastaneler kurdular. Ancak bu sağlık hizmetleri ve ilaç dağıtımı sırasında, hastaların Kitab-ı Mukaddes ile Protestan neşriyatını okuması ve tedaviye eşlik eden vaazları dinlemesi zorunlu kılınıyordu.

Protestan misyonerleri sosyal hizmetleri de birer araç olarak kullandı. Yerel Hıristiyan topluluklarına ulaşmak için gıda ve giysi dağıttılar; yetimlerin ve yaşlıların bakımını üstlendiler. Tüm bu faaliyetler, cemaatlerin içine sızma stratejisinin birer parçasıydı.

Teolojinin Sınırında Direniş

Amerika, vadedilen teokratik devletin siyasi ve dini projesini bölgeye dayatmak istedi. Bu amaçla yerel Hıristiyanlığı yeniden dizayn etmek için büyük çaba harcadı. Ancak tüm bu çabalara rağmen Amerikan konsolosları, Filistin’in köklü Hıristiyan topluluklarının sert bir direnişiyle karşı karşıya kaldı.

Nitekim ABD Genel Konsolosu Otis Glazebrook’un 1919 tarihli raporları da Filistinli Müslüman ve Hristiyan toplulukların, ülkede Yahudilere tanınan özel ayrıcalıklara karşı gösterdiği şiddetli muhalefete dikkat çekiyordu.

Protestan misyonerler, Filistinli Hıristiyanları kitlesel olarak Protestanlığa döndürme konusunda kayda değer bir başarı elde edemeseler ve birçok Hıristiyan topluluk yerel geleneklerini ve Doğu kiliselerine olan bağlılıklarını korusa da kurumsal düzeyde yerel Hıristiyanlığı yeniden şekillendirmeyi başardılar. Tırmanan mezhepsel rekabet sonucunda, Amerikan konsolosluklarının sağladığı mali teşvikler, eğitim imkanları ve siyasi korumanın etkisiyle Rum Ortodoks Kilisesi’nden kopuşlar ve bölünmeler hız kazandı.

Günümüzde bile Filistinli Protestan cemaati, yerli Filistin Hıristiyanlarının yalnızca %5’ini oluşturan küçük bir azınlık olmayı sürdürmektedir. Bu cemaat, Batı tarzı eğitim, yaşam modeli, genel görünüm ve kadın hareketleri aracılığıyla bölgede kültürel bir iz bırakan Amerikalı Protestan kiliseleri ve topluluklarıyla yakın ideolojik bağlarını korumaktadır.

Amerikan Protestan değerleri; toplumsal rollerle ilişkilendirilen sivil haklar, liberal bireycilik, Batı bilimine duyulan saygı, İngilizce eğitim, popüler eğitim ve örgütlenme yöntemleri ile gönüllü dernekler şeklinde Filistinli Hıristiyan elitler arasında kendine yer buldu. Bu durum, literatürde ‘dini benimsemeden Protestanlaşmak’ olarak da tanımlandı.

20.yüzyılın ortalarına gelindiğinde, Arap milliyetçiliği ve sömürge karşıtı hareketlerin kazandığı ivmeyle birlikte, misyoner eğitim kurumlarından mezun olanların birçoğu daha sonra Arap milliyetçisi ve Filistinli siyasi hareketlerde aktif rol aldı. Batılı Protestan çevrelerde eğitim gören ancak sonrasında bu yapıların beklenti ve umutlarını boşa çıkaran bu isimlerin en dikkat çekenleri arasında Halil es-Sekakini, George Habaş, Emil Habibi, Vedi Haddad ve Necib Nassar yer almaktadır ve bu liste daha da uzatılabilir.

Filistin Kiliselerinde Pusula Savaşı

Amerika’nın, Filistinli Hıristiyanları Batılı Protestanlığa döndürme girişimleri oldukça sınırlı bir başarıya ulaşmış olsa da Kutsal Topraklar’daki Hıristiyanlık adına iki önemli akımın doğmasını tetikledi: İlki, Doğu Arap Hıristiyanlarını Hıristiyanlığa daha az ait gören, dolayısıyla korunmaya ve dikkate alınmaya değer bulmayan Hıristiyan Siyonizmi; ikincisi ise Filistinli Hıristiyanlar arasındaki yabancılaşmaya karşı durmak ve Arap milliyetçiliği ile Filistin ulusal bilincini yerel Hıristiyan kimliğinin temel bir unsuru olarak yeniden konumlandırmak amacıyla 1980’lerde ortaya çıkan Kurtuluş Teolojisi hareketidir.

Bu misyonu; aralarında Naim Atik, Mitri Raheb, Fadi Diyab ve Jean Zaru gibi isimlerin bulunduğu, farklı Hıristiyan mezheplerinden gelen önde gelen Filistinli papazlar ve din adamları üstlendi. Bu isimleri bir araya getiren ortak payda; Kitab-ı Mukaddes’i Filistin deneyiminin ışığında yorumlamaları ve Hz. İsa’yı, işgal altında zulüm görmüş, kurtuluş ve mücadele savunucusu bir Filistinli olarak görmeleridir.

Beytüşşebih’teki Dar al-Kalima Üniversitesi Rektörü Filistinli Lüteriyen Papaz Mitri Raheb, Filistin’i Sömürgeden Kurtarmak: Toprak, Halk ve Kitab-ı Mukaddes’ adlı kitabında Holokost sonrası ilahiyat olarak adlandırdığı kavramı ele almaktadır. Raheb’e göre bu kavram, 20. yüzyıla damgasını vuran, Batılı Siyonizm’in güdümündeki ve siyasi hedeflerine ulaşmak için yerleşimci sömürgeciliği destekleyen en baskın Batılı Hıristiyan düşüncesidir. Bu düşünce, teolojik bir büyük anlatının arkasına sığınarak Yahudileri medeni ve beyaz olarak kabul ederken; çoğunluğu Müslüman toplumların parçası olan Doğuluları ise terörist ve barbar olarak görmektedir.

Amerikan misyonlarının Filistin’deki kültürel etkisi hakkında, Amerikan Protestan heyetlerinin Orta Doğu’da kurduğu en büyük eğitim çınarlarından biri olan Beyrut Amerikan Üniversitesi’nin Tarih Profesörü Zeynel Zeynel, Arap Milliyetçiliğinin Doğuşu adlı kitabında şu iddiayı öne sürmektedir: Arap Rönesansı, Türk ve Arap isyan hareketlerinin el ele verdiği tarihi koşulların yanı sıra, söz konusu misyoner heyetlerinin hurafe ve geleneklere kelepçelenmiş olan Hristiyan Doğu’da üstlendiği köklü rol olmasaydı asla şekillenemez ve gün yüzü göremezdi.

Zeynel’e göre misyonerlerin açtığı okullar, yaptıkları çeviriler ve dil eğitimleri bölgeye modern bir soluk getirdi. Buralarda sunulan seküler siyasi ve bilimsel teoriler, Arap dünyası için bir dönüm noktası oldu. Araplar bu fikirlerden ilham alarak yenileşme sürecini başlattılar; Osmanlı İmparatorluğu’nun yükünden ve geçmişin prangalarından bu sayede kurtulmaya çalıştılar.

Buna karşın Üsame Makdisi, Topçu Cenneti: Amerikan Misyonerleri ve Orta Doğu’yu Hıristiyanlaştırmanın Başarısız Hikayesi adlı kitabında Amerikan misyoner heyetlerine karşı tamamen zıt bir duruş sergilemektedir. Makdisi’ye göre Protestan misyonerliği, Batı’nın sömürgeci ve yayılmacı emellerine doğrudan göbekten bağlı bir yapı arz ediyordu.

Kısacası Amerika, Protestanlığı Doğu’ya taşırken yerel Hıristiyanlara üstten bakan, sömürgeci bir yaklaşım sergiledi. Hedef, medeniyet hiyerarşisi maskesiyle kültürel bir kontrol mekanizması inşa etmekti. Kadim Doğu geleneklerini silip yerine Amerikan yaşam tarzını yerleştirmek istedi. Bu hamle, bölge ülkelerinin iç işlerine sızmanın, halkları ve kaynakları kontrol etmenin bir aracı oldu.

 

 

 

Bu yazı Hibe Bairaat tarafından kaleme alınmıştır, çevirisi Kudüs’te Bugün ekibi tarafından yapılmıştır.