Mübarek Mescid-i Aksa’nın işgalinden bu yana yaşanan en ağır saldırılardan biri olan bu yılki en büyük baskının ardından, Filistin içinde ve dışında Aksa davasına gönül vermiş herkesin zihnini kurcalayan yakıcı bir soru var: Mescid-i Aksa’yı nasıl koruyabiliriz? Amerikan ortaklığıyla desteklenen, resmi Arap ve İslam rejimlerinin bir kesiminin suç ortaklığı ve geri kalanının bu suç ortaklığından pek de farkı olmayan çaresizliği karşısında Siyonist rejim ve yalnızlaştırma karşısında ne yapabiliriz?
Bu sorunun cevabı zordur. Çünkü bu bir söz değil, eylem gerektirir. Gerçekten bu cevaba sahip olan biri varsa bize söze dökülmüş olarak değil, somutlaşmış olarak getirsin. Evet, hepimiz bir cevap arayışının sancısını çekiyoruz: Aksa’mızın Siyonistleştirilmesini ve kutsallığının çiğnenmesini nasıl seyrediyoruz? Onlarca, yüzlerce kişinin orada Tevrat ayinleri eşliğinde dans edip şarkı söyleme sahnelerine nasıl tahammül edebiliyoruz? Namazın sesi kısılırken namaz kılanların ulaşımı engellenirken, orada yabancı çığlıklar ve şarkılar yükselip Kur’an sesleri ve dualar cılızlaşırken yaşamak bize nasıl tat verebilir?
Bu sancılı krizimizin içinde ilerlerken, cevabın büyük bir kısmını gözlerimizin önünde somutlaşan geçmiş tecrübelerde buluyoruz. Nitekim Mescid-i Aksa, Siyonist varlığın Filistin topraklarındaki ilk günlerinden beri saldırılara maruz kalmaktadır ve işgalcilerin bugün ona yönelik nihai amacı, mescidi tamamen ortadan kaldırmaktan ve tüm alanı üzerine Tapınağı inşa etmekten daha azı değildir.
Siyonist ideolojinin doğuşundan bu yana ayrılmaz bir parçası olan Aksa’ya yönelik saldırılara karşı koyma sürecinde, bugüne kadar 11 büyük dönüm noktası yaşandı:
Birincisi 1929 Burak Devrimiydi. Siyonist yerleşimcilerin geçen perşembe günü bir benzeri için toplandıkları Tapınağın Yıkılışı Anma Günü ile Mevlidi Nebi haftasının kesiştiği an, bu devrimin kıvılcımı oldu. Yeni gelişen yerleşimci gruba erken dönemde ağır kayıplar verdirerek hafızalarını kazıdı ve Aksa’ya saldırmanın bir bedeli olduğunu —hem de ağır bir bedeli olduğunu— zihinlerine derinlemesine kazıdı. İngiltere bu olayda, Aksa’da sadece Filistinlilerle değil, Aksa’nın kardeşlik bağlarından birini temsil ettiği bir İslam ümmetiyle karşı karşıya olduğunu anladı. Karşısında sadece İngiltere’nin Hindistan’daki işgaline meydan okumakla kalmayıp, Kudüs Müftüsü Hacı Emin el-Hüseyni’nin yanında Aksa’nın imarı ve ilk Siyonistleştirme girişimlerine karşı durma çabalarına katkıda bulunmak için Kudüs’e gelen Hindistan’daki Hilafet Hareketi lideri mücahit Muhammed Ali Cevher’i buldu.
Saldırılar hiç kesilmemiş olsa da Aksa’yı savunmaya yönelik bu büyük dönüm noktaları bir süre kesintiye uğradı. Ta ki direnişin merkezini işgal altındaki Filistin’in içine taşıyan ikinci dönüm noktası 1. İntifada gelene kadar. Bu süreçte, Filistin içinde ve Ürdün Nehri sınırında direnişin ve eylemlerin yeniden zirveye tırmanmasına dönüşen 1990 yılındaki Aksa Katliamı’na verilen yanıt yaşandı. Ardından dördüncü dönüm noktası olan ve Sharon’un Mescid-i Aksa’ya baskınına tepki olarak doğan Filistin’in en uzun ve en etkili intifadası 2000 Aksa İntifadası’nın küçük bir modeli niteliğindeki üçüncü dönüm noktası olan 1996 Tünel Direnişi geldi.
İşgalci yönetimin ve ABD’nin Batı Şeria’daki direnişi etkisiz hale getirme ve hatta yok etme girişimleri karşısında Mescid-i Aksa, Filistin’in farklı unsurlarını harekete geçmeye çağıran ana simge oldu. Böylece Kudüs’teki kitlesel gençlik hareketi beşinci dönüm noktası olarak öne çıktı; eylemi yeniden canlandırdı, 2013’te yanıtları buldu ve itikaf ile ribatı kullanarak Siyonist yerleşimcilerin büyük baskınlarını boşa çıkardı.
İşgal hükümetinin Siyonistleştirme gündemine bağlı kalması ve 2015’te Aksa’yı tamamen bölme ile Yahudi bayramlarında Müslümanlara kapatma çabalarına karşı altıncı dönüm noktası olarak Sekakin İntifadası geldi. Ardından işgalciler 2017’de elektronik kapıları dayatmak için zamanın uygun olduğunu sandılar ancak yedinci dönüm noktası olan Esbat Kapısı Direnişi gelerek bu illüzyonu dağıttı ve elektronik kapıları söktürdü. 2019’da ise Bab’ür Rahme Mescidi’ni gasp etme zamanının geldiğini zannettiler ancak halk ayaklanması sekizinci dönüm noktası olarak oranın açılmasını ve yeniden namaz kılınmasını sağladı.
2021’de, Yüzyılın Anlaşmasının ardından Siyonizm ile ittifak kuran İbrahim Anlaşmaları sonrasında işgalci güçler Kudüs’te kesin değişimi gerçekleştirebileceklerini düşündü. Ancak Şeyh Cerrah Mahallesi’nin boşaltılmasını, Şam Kapısı Meydanı’nın kapatılmasını ve Ramazan’ın 28. günündeki baskını engellemek için peş peşe halk ayaklanmaları patlak verdi. Direniş bu gelişmeleri işgalciye Kudüs’te geçici bir caydırıcılık denklemi dayatan Kudüs Kılıcı (Seyfü’l-Kudüs) için bir sıçrama tahtası olarak kullandı ve bu zincirleme patlamalar dokuzuncu dönüm noktasını oluşturdu.
Bunun ardından Nisan 2023’te murabıatların red konumundan dayatma konumuna geçtiği İtikaf savaşı (Onuncu Dönüm Noktası) geldi. Son olarak, 7 Ekim 2023’te Aksa Tufanı (11. Dönüm Noktası) ise geri dönüş hakkının tasfiyesinden normalleşmeye, direnişin kuşatılmasından Filistin haklarının yok edilmesine kadar uzanan genel tasfiye tehlikesine karşı durmak amacıyla patlak verdi. Mescid-i Aksa’nın Siyonistleştirilmesini önlemek, bu on birinci dönüm noktasının ana sembolü ve kıvılcımı oldu.
Yaklaşık bir asırlık bir zaman diliminde gerçekleşen bu 11 büyük dönüm noktası, Siyonistleştirmeye karşı durmuş ve işgalcilerin hafızasına Aksa’ya saldırmanın bedelinin çok ağır olduğuna dair derin bir travma ekmiştir. Ortak yönleri olmasına rağmen hiçbiri birbirinin tekrarı olmayan bu aşamaların her biri; kendi zamanında, şartlarında ve yöntemiyle —intifadadan halk ayaklanmasına, bireysel eylemlerden savaşa kadar— iradenin mümkün olan her biçimde tecelli etmesiyle ortaya çıkmış ve Mescid-i Aksa’yı gerçek anlamda savunmanın adı olan caydırıcılık denklemini şekillendirmiştir.
Bu kesintisiz ve giderek tırmanan engelleme ve karşı koyma sürecine karşı; soykırım, son satırı yazıp kitabı kapatma iddiasıyla geldi. İşgalci güç, bununla Filistin topraklarındaki Arap-İslam tarihinin sonunu getirmeyi ve yaklaşık bir asra yayılan bu uzun yürüyüşün bir daha dönülmemek üzere bittiğini zihinlerimize kazımayı hedefledi.
Bugün hepimizin üzerine düşen görev; yaşanan soykırıma ve işlenen suçlara rağmen bu tarihsel yürüyüşü yeniden başlatmaktır. İşgalciye sözle değil eylemle, tarihin durmadığını ve soykırımın kitabın sonu olmadığını, aksine hesabının mutlaka sorulacağı suç dolu bir kesitinden ibaret olduğunu kanıtlamalıyız. Görevimiz açık ve net: Caydırıcılık denklemini yeniden tesis etmek. Suç, baskı ve korkuya rağmen iradenin tecelli ettiği yeni bir sayfa açmak ve Aksa’yı savunmayı özümüzü ve geleceğimizin ufkunu yeniden kazanmanın kapısı kılmak için ümmet olarak —Filistin içinden ve dışından— mümkün olan her yolla bu kulvarı açmaktır.
Bu tarihsel tecrübe boyunca eylem biçimleri çeşitlilik gösterdi: Bıçaklı ve araçlı eylemler gibi bireysel girişimler; Mescid-i Aksa’ya akın etme, orada itikafa girip ribat tutma, gösteri ve oturma eylemleri gibi kitlesel hareketler; organize direnişin askeri operasyonları, savaşları ve baskınları; Filistin dışından Şeria Nehri sınırını aşan eylemler; Arap başkentlerinde ve tüm dünyada halkın alanlara dökülmesi ve sosyal medya araçlarıyla yürütülen medya mücadelesi… Bu hareketlilik kimi zaman organize ve bir liderlik önderliğinde gerçekleşti, kimi zaman ise tıpkı 2021 tecrübesinde olduğu gibi, çabaların aynı hedef doğrultusunda kendiliğinden birleştiği ortak bir akışa dönüştü. Bu engin tecrübe birikiminden çıkarılacak pek çok ders ve yöntem vardır. Ancak her türlü etkili eylemin türetilmesini sağlayacak tek şey iradedir. Yola devam edebilmek için fertler ve halklar olarak ilk önce yeniden kazanmamız gereken şey de işte bu iradedir.
Bu yazı Kudüs Araştırmaları Uzmanı Ziyad Ibhais tarafından kaleme alınmıştır, çevirisi Kudüs’te Bugün ekibi tarafından yapılmıştır.
