Mübarek Mescid-i Aksa’nın İsrail seçimlerinde gündeme gelen konular arasında yer alması, özellikle de aşırı sağın gündeminde bulunması şaşırtıcı değildir. Zira Dini Siyonizm hareketinin önde gelen isimleri bu dosyayı, kendi değerlendirmelerine göre içeride kazanç sağlayan, aynı zamanda Filistin tarafında da yüksek bir maliyet doğurmayan bir konu olarak görmektedir.
Ne yazık ki bu nokta, son dönemde Dini Siyonizm hareketinin liderleri ve hahamlarının birçok açıklamasında açıkça görülmüştür. Bu kişiler, Aksa’daki mevcut statükoyu değiştirme konusunda sahip oldukları güçle övünmekte ve medya açıklamalarında alaycı bir şekilde ifade ettikleri üzere, bunu yaparken “kıyametin kopmadığını” dile getirmektedirler.
Mescid-i Aksa bir kez daha gündemin ön sıralarına dönmekte ve gelecek Ekim ayının sonlarında yapılması planlanan İsrail seçimlerinde, özellikle Dini Siyonizm hareketi olmak üzere sağcı kesimlerin seçim gündemindeki konulardan biri hâline gelmektedir.
Burada, Dini Siyonizm hareketinin genel olarak tek bir partiyle sınırlı olmadığını hatırlatmak gerekir. Her ne kadar bu hareketi temsil eden en büyük parti, Bezalel Smotrich’in liderliğindeki Dini Siyonizm partisi olsa da, bu hareket partiler üstü bir yapıya sahiptir. Nitekim bugün iktidardaki Likud Partisi içerisinde de bu hareketin çok sayıda mensubu bulunmaktadır. Bunun nedeni, bu hareketin mensuplarının İsrail siyasi hayatına ilk girişlerinin Likud Partisi içerisindeki nüfuzlarını artırmaları yoluyla gerçekleşmiş olmasıdır. Daha sonra ise Smotrich liderliğindeki Dini Siyonizm, Itamar Ben-Gvir liderliğindeki Yahudi Gücü, Moshe Feiglin liderliğindeki Kimlik partisi ve diğer bazı partiler gibi kendi partilerini kurmaya yönelmişlerdir.
Mescid-i Aksa’ya yönelik baskınlar konusunda izlenecek yaklaşımın sınırları bakımından aralarında belirgin farklılıklar bulunsa da —Ben-Gvir ve Feiglin Aksa’ya baskın düzenlerken, Smotrich İsrail’in resmî hahamlık makamının bunu haram kabul eden fetvasına uyarak baskın düzenleme konusunda çekimser kalmaktadır— bu hareketin tüm mensuplarının üzerinde uzlaştığı nokta, Aksa’daki mevcut statükonun değiştirilmesi, mescidin tamamen İslami yönetimden çıkarılması, İslami Vakıflar İdaresi’nin tamamen lağvedilmesi ve mescit üzerinde tam anlamıyla İsrail egemenliği ve yönetiminin dayatılması gerektiğidir.
Bu nedenle, yaklaşan İsrail seçimlerinin hararetli atmosferinde Mescid-i Aksa’nın seçim propagandasının bir parçası hâline getirilmesi kaçınılmazdı. Nitekim aşırı sağcı aktivist Smadar Hila Shmueli de bunu mescidin içinden yaptı. Likud Partisi ön seçimlerinde kadınlar kategorisinden aday olan Shmueli, 10 Ağustos’ta Mescid-i Aksa’ya baskın düzenledi ve mescidin doğu bölümünde çekilmiş fotoğrafını yayımladı. Yerleşimciler artık bu bölümü, mescidin içinde gerçek bir Yahudi sinagoguymuş gibi kullanmaktadır. Böylece Shmueli, seçim kampanyasını Mescid-i Aksa’nın içinden başlatmış oldu. Burada dikkat çekici olan, adaylığını Dini Siyonizm hareketine bağlı partilerden birinin listesi üzerinden değil, Likud Partisi’nin listesinden koymuş olmasıdır.
Buna ek olarak, başta haham Yehuda Glick olmak üzere önemli isimlerin, İbrani ayının başlangıcı vesilesiyle 13 Ağustos’ta Mescid-i Aksa’ya düzenlediği baskın da aynı bağlamda değerlendirilmelidir. Burada Glick’in henüz seçimlerde belirli bir listeden adaylığını açıklamadığını ve şu ana kadar Knesset’e aday olacağına dair herhangi bir işaret bulunmadığını da unutmamak gerekir. Ancak Glick, daha önce 2020 yılında devlet başkanlığına aday olduğunu açıklamıştı.
Dolayısıyla Glick’in o gün geniş kapsamlı bir baskına öncülük etmesi, kendisi için olmasa bile İsrail kamuoyuna sunacağı rakip İsrail siyasi hareketleri ve partileri, özellikle de Dini Siyonizm hareketini, güçlendirme amacı taşıyan bir hamle olarak, yaklaşan Knesset seçimlerine hazırlık bağlamında değerlendirilmelidir. Bu noktada parantez açacak olursak, Dini Siyonizm hareketinin hâlâ birden fazla partiden oluşan bir siyasi yapı içerisinde ve aynı zamanda Likud Partisi içinde kalmakta ısrar ettiği açıkça görülmektedir. Dahası, bu hareket Likud içerisindeki nüfuzunu daha da güçlendirmeye çalışmaktadır.
Bu durum, İsrail kamuoyu yoklamalarının hâlâ Likud Partisi’ni İsrail sağındaki partiler arasında en büyük parti olarak göstermesi göz önünde bulundurulduğunda anlaşılabilir bir durumdur. Hatta bazı kamuoyu yoklamaları, başta Kimlik ve bizzat Dini Siyonizm partileri olmak üzere bazı Dini Siyonizm partilerinin Knesset’e girebilmek için gerekli seçim barajını dahi aşamayabileceği ihtimaline işaret etmiştir. Belki de bu durum, Ben-Gvir’in, gelecekte Dini Siyonizm hareketinin meşru ve tek temsilcisi olduğunu düşünmesine yol açmaktadır. Bunun gerçekleşmesi ise Dini Siyonizm partilerine yönelecek oyların çoğunluğunu Likud yerine kendi partisinde toplamayı başarmasına bağlıdır.
Itamar Ben-Gvir’in adı ve seçimler bir arada anıldığında, Mescid-i Aksa’nın mutlaka gündemin merkezine oturması beklenir. Çünkü Ben-Gvir, önemli açıklamalarını Aksa’ya düzenlediği baskınlar sırasında yapmaya alışmıştır. Önümüzdeki dönemde de bunun devam etmesini bekliyoruz. Özellikle gelecek ay ve onu takip eden Ekim ayında gerçekleştirilecek uzun süreli baskın döneminin yaklaşmasıyla birlikte bu durum daha da belirginleşecektir. Zira bu dönemlerde sırasıyla İbrani Yeni Yılı (Roş Haşana), Kefaret Günü (Yom Kippur) ve Çardaklar Bayramı (Sukot) olarak adlandırılan Yahudi bayramları yaşanmakta; Sukot, 7 Ekim olaylarının İbrani takvimindeki yıl dönümü ile sona ermektedir. Tüm bunlar, İsrail seçimlerinin hemen başlamasından önce gerçekleşecektir. Bu nedenle, yakın dönemde Ben-Gvir’in ve Dini Siyonizm hareketinin önde gelen isimlerinin Mescid-i Aksa’ya yönelik baskınlarına tanık olmamız doğal olacaktır.
Dolayısıyla Mescid-i Aksa artık İsrail siyasi sürecinin merkezinde yer almaktadır. Aksa’yı bir seçim meselesi olarak ele almak, artık yalnızca seçim dönemlerinde ortaya atılan siyasi söylemlerden ibaret değildir; fiilî bir uygulamaya dönüşmüştür. Zira Dini Siyonizm hareketine mensup radikal Tapınak Grupları ve Siyonist yerleşimciler, artık Mescid-i Aksa konusunda verilen vaatlerle yetinmemekte; mescidi kontrol altına almak ve yönetmek için kendilerine pratik çözümler sunacak aktörleri beklemektedir.
İşte bu, Ben-Gvir’in uzmanlaştığı konudur. Ben-Gvir’in, yerleşimciler için şimdiye kadar başkalarının başaramadığı şeyleri gerçekleştirmeyi başardığını kabul etmek gerekir. Zira Mescid-i Aksa’nın içinde yerleşimcilerin alenen ibadet etmelerine resmî olarak izin veren kişi Ben-Gvir’dir. Ayrıca polisine, Kudüs’teki İslami Vakıflar İdaresi ile, dayatmak istediği yeni düzene boyun eğmediği sürece, tüm ilişkileri tamamen kesmesi talimatını veren de odur. Bu yeni düzen, mescitteki en üst yetkinin İslami Vakıflar İdaresi’nin değil, işgal polisinin elinde olmasını öngörmektedir.
Yine Ben-Gvir, geçtiğimiz Temmuz ayında “Tapınağın Yıkılışı” olarak adlandırılan yıl dönümü sırasında düzenlenen baskınlar esnasında, mescitin doğu bölümüne geçici bir tente kurulması talimatını veren kişidir. Dolayısıyla Ben-Gvir, yerleşimcilere mescidin içinde bir sinagog inşa edilmesi ve gelecek yıl İslami Vakıflar İdaresi’nin rolünün resmen ortadan kaldırılması konusunda umut veren kişidir. Nitekim benzer bir durum daha önce el-Halil’deki İbrahim Camii’nde yaşanmıştır.
Bu bağlamda, Arap ve İslam dünyasının bu eylemlere verdiği tepkilerin hâlâ gerçek bir yön kaybına ve Mescid-i Aksa’da yaşananların boyutunun doğru şekilde kavranamadığına işaret ettiğini belirtmek gerekir.
Her ne kadar Ürdün’de gerçekleştirilen dışişleri bakanları toplantısından, alışageldiğimiz kınama, protesto ve tepki açıklamalarının ötesine geçen bazı somut adımlar çıkmış olsa da —örneğin kutsal mekânlara ve ibadet edenlere yönelik İsrail ihlallerini belgelemek üzere bir medya platformunun oluşturulması ve İsrail’i işgal gücü sıfatıyla Kudüs’te ve kutsal mekânlarında yürürlükte olan tarihî ve hukuki statüye saygı göstermeye zorlamak amacıyla uluslararası bir diplomatik kampanya başlatılması— Mescid-i Aksa’da gerçekte yaşananların boyutu bunların çok ötesindedir.
Zira mescitteki sorun, meselenin medyada yeterince yer almaması değildir —bu mücadelede medyanın rolünün önemini özellikle vurgulamakla birlikte—; yalnızca diplomatik çabalarla yetinmek de, İsrail’in artık kendilerini tanımadığını açıkça ilan etmekten çekinmediği uluslararası kuruluşların koridorlarının ötesine geçmemektedir. Bunun örnekleri UNRWA ve Uluslararası Ceza Mahkemesi konusunda yaşananlarda görülmüştür.
Resmî kurumların şunu bilmesi gerekir: Artık Mescid-i Aksa’daki mevcut statükoya müdahale edilmesine karşı uyarıda bulunabileceğimiz veya buradaki mevcut statükoyu korumaya çalışabileceğimiz bir durumda değiliz. Bunun nedeni basitçe, mevcut statükonun artık sahada fiilen var olmamasıdır. Dolayısıyla artık önleme aşamasını aşıp tedavi aşamasına geçmiş bulunuyoruz. Bugün yapılması gereken, İsrail’in tamamen değiştirdiği mevcut statükoyu yeniden tesis etmek için çalışmaktır. Bu başlık —yani mevcut statükonun yeniden tesis edilmesi— siyasi, diplomatik ve halk düzeyindeki araçları bakımından, mevcut statükonun korunması başlığından tamamen farklıdır.
Seçim propagandası kapsamında, birkaç gün önce Safed şehrinin hahamı ve Dini Siyonizm hareketinin önde gelen teorisyenlerinden biri olan Haham Shmuel Eliyahu’ya ait bir video yayıldı. Eliyahu videoda, Mescid-i Aksa’da gerçekleştirilecek herhangi bir eyleme yönelik İslami tepkilerden duyulan korkuyla alay ediyor ve şöyle diyordu:
“Geçen hafta Ulusal Güvenlik Bakanı Itamar Ben-Gvir yanımdaydı ve bana şöyle dedi: ‘Bütün bu tehditler boş sözlerden ibaret ve hiçbir değeri yok. İşte onlar [yerleşimciler] buraya çıkıyor, secde ediyor ve ibadet ediyorlar. Ne oldu? Ne Birinci Dünya Savaşı çıktı ne İkinci Dünya Savaşı ne de başka bir şey.’ Hatta Ben-Gvir bana, ‘Şimdi oraya binalar ve tenteler de ekleyeceğiz’ dedi. Bütün bu hazırlıklar bir Yahudi sinagogu için yapılıyor. Yahudi sinagogu ise Tapınağın inşasına giden yolun hazırlığıdır. İşte İsrail hükümetinin planları bunlar.”
Dolayısıyla mesele açıktır. Her ne kadar bu sözlerde alaycı bir üslup görülse de, aslında üç önemli hususa işaret etmektedir. Birincisi, Mescid-i Aksa’nın Dini Siyonizm hareketinin seçim söyleminde, özellikle de hareketin din adamı niteliğindeki önde gelen isimlerinin söylemlerinde güçlü bir şekilde yer almasıdır. Dolayısıyla bu hareketin mensuplarının, aşırı sağcı kitlelerini seferber etmek için kullandıkları bu kazançlı kozdan vazgeçmeleri düşünülemez.
İkincisi, İsrail hükümetinin kendisinin, Mescid-i Aksa’nın içinde bir sinagog inşa etmeye yönelik açık ve net bir projesinin bulunmasıdır. Bu sinagog, mescidin tamamen kontrol altına alınmasının ve iddia ettikleri Tapınak’ın inşa edilmesinin önünü açacak bir adım olarak görülmektedir. Hükümetin, zorlanmadığı sürece Mescid-i Aksa konusunda geri adım atma niyeti bulunmamaktadır.
Üçüncüsü ise çözümün anahtarının bizzat Haham Eliyahu ve Bakan Ben-Gvir’in sözlerinde saklı olmasıdır. Zira onları Aksa’daki faaliyetlerini ilerletmeye ve burayı seçimlerde bir koz olarak kullanmaya teşvik eden şey, bunun karşılığında ağır bir bedel ödemekten korkmamalarıdır.
Dolayısıyla İsrail hükümetinin, Mescid-i Aksa’da gerçekleştirdiklerinin bedelinin taşıyamayacağı kadar ağır olacağından yeniden endişe duyması sağlanırsa, durmak ve geri adım atmak konusunda bir an bile tereddüt etmeyecektir. Son on yıldaki gelişmeler de bunu açıkça ortaya koymuştur.
Bu yazı Kudüs Araştırmaları Uzmanı Dr. Abdullah Maruf Ömer tarafından kaleme alınmıştır, çevirisi Kudüs’te Bugün ekibi tarafından yapılmıştır.
