```php ``` UNRWA’NIN ARDINDAN - Kudüste Bugün

Written by Görüş

UNRWA’NIN ARDINDAN

Dr. Selim Anati, Şufat Mülteci Kampı: UNRWA’nın Kapatılmasının Ardından “Gelecek Karanlık ve Korkutucu”

Giriş

Filistinli mülteci, Kudüslü hekim Selim Anati, Birleşmiş Milletler Filistinli Mültecilere Yardım ve Bayındırlık Ajansı’nın (UNRWA) kapatılmasının etkileri üzerine yapacağımız röportajdan önce bizi Şufat Mülteci Kampının sokaklarında unutamayacağımız bir tura çıkardı. Konuşma, özellikle işgalci İsrail’in UNRWA kurumlarını kapatmasının ardından kamptaki acı gerçeklerin getirdiği kederle ve Anati’nin ailesinin 1948’de sürgün edildiği memleketi Lid’eduyduğu özlemle doluydu. Anati, aile evlerinin ana giriş kapısının ve tüm odalarının anahtarlarını bugün bile saklıyor.

Turumuz, Anati’nin uzun yıllar pratisyen hekim olarak görev yaptığı sağlık merkezinin önünde başladı. Orada, yoldan geçen birçok kişinin doktoru selamladığını ve hep aynı soruları sorduğunu fark ettik: Klinik ne zaman tekrar açılacak? Ya da hiç açılacak mı?

Onlara verecek bir cevabı yoktu; çünkü Siyonist İsrail, UNRWA’yı kliniğe sağladığı desteği kesmeye zorlamıştı. Yüzündeki ifade derin bir kırgınlık ve çaresizlik barındırıyordu.

Klinikten sonra UNRWA okullarına, ardından da çöplerin kamp dışına taşınmadan önce biriktirildiği atık alanına geçtik.Sarmaşık gibi dolanmış elektrik kabloları ve duvarlar boyunca gelişigüzel döşenmiş su borularıyla dolu dar ve karanlık ara sokaklarda yürüdük.

Burası Anati’nin büyüdüğü Lidliler mahallesiydi (1948’de Lid şehrinden sürgün edilenler). Şu tarafta Veleceliler mahallesi (Kudüs’ün güneyindeki el-Velece köyünden sürülenler), ileride ise Tevalililer mahallesi (Beyt Sul köyünden sürülenler) yer alıyordu. O tarafta kampı sıkıştıran ve çocukları hemen yanı başlarındaki genişleyen yasadışı İsrail yerleşimi Pisgat Ze’ev’in altındaki bir zamanlar tek nefes alma alanları olan koruluklardan koparan Ayrım Duvarı yükseliyordu.

Yaptığımız tur bilgi açısından zengin ancak psikolojik olarak son derece yıpratıcıydı. Bir insanın kanaması asla durmayan bir yarayla yaşayabilmesi için ne kadar dayanma gücüne sahip olması gerektiğini defalarca sorguladık.

Şufat Mülteci Kampı Hakkında

Dr. Anati’nin paylaştığı 2022 tarihli UNRWA bilgi notuna göre ajans (UNRWA); Şufat Mülteci Kampını, Kudüs’ün Eski Şehir bölgesindeki aşırı kalabalık koşullarda yaşayan yaklaşık 500 mülteci aileye barınak sağlamak amacıyla Ürdün hükümetinin talebi üzerine 1965 yılında kurdu.

Nüfus yoğunluğu son derece yüksek olan kamp, 0,203 kilometrekareyi geçmeyen bir alan üzerine inşa edilmiştir. Bugün Şufat Mülteci Kampında ikamet eden kayıtlı yaklaşık 16.329 Filistinli mülteci bulunmaktadır. Bunun yanı sıra UNRWA, gerçek nüfusun bundan çok daha yüksek olduğunu tahmin etmektedir. Filistinlilerin şehirde yaşamak ve çalışmak için gerekli olan İsrail daimi ikametgahı statülerini koruyabilmeleri adına Kudüs’ün kendilerinin yaşam yeri”olduğunu kanıtlamaları gerektiğinden, statüsü belirsiz veya meçhul binlerce kişi bu kampı evleri haline getirmiştir.

Dr. Anati; Ras Hamis, Ras Şehade, el-Evkaf, es-Selam ve el-Horş olmak üzere beş mahallesi ve komşu Anata beldesiylebirlikte; Kudüs’ün doğu sınırındaki tek yaşam alanı olan bu kampta, yaklaşık 130.000 kişinin yaşadığını tahmin etmektedir.

1967 Savaşı ve Kudüs’ün doğusu de dahil olmak üzere tüm Batı Şeria’nın işgalci İsrail tarafından işgal edilmesinden sonraişgalci İsrail, uluslararası hukuku ihlal ederek kampı ve çevre mahalleleri Kudüs belediye sınırlarına dahil etti. 2005 yılında İsrail, bölge sakinlerini bir zamanlar Batı Şeria’nın canlı ekonomik ve sosyal kalbi olan şehrin geri kalanından koparan Ayrım Duvarı’nı inşa etmeye başladı.

1964 yılında inşa edilen UNRWA sağlık merkezi; üreme sağlığı, ağız ve diş sağlığı, bebek ve çocuk bakımı, aşılamanın yanı sıra tıbbi muayeneler, bulaşıcı ve kronik hastalıkların tedavisi, danışmanlık ve psikolojik destek gibi temel sağlık hizmetleri sunuyordu.

Ocak 2026’da işgalci İsrail yetkilileri tarafından zorla kapatılmadan önce merkezde 13 personel görev yapıyordu. Her ay kronik hastalığı olan 790 hasta, sağlık hizmeti alan 1.156 çocuk ve doğum öncesi bakım alan 89 hamile kadın bu kliniği ziyaret ediyordu.

Yıllar boyunca Dr. Anati klinikte hem basit hem de karmaşık tıbbi vakalarla ilgilendi. Aşağıdaki röportaj, bir mülteci olarak doğup büyüdüğü ve yaşlılığında kendisini kucaklayan kampın dertlerini taşıyan bir doktorun, Dr.Anati’nin hikayesini paylaşıyor.

Röportaj

Jerusalem Story (JS): Lütfen bize kendinizden bahseder misiniz?

Selim Anati (SA): Ben kökleri Filistin’in Lid şehrine dayanan ancak ailesi Nekbe (1948-Büyük Felaket) sırasında sürülmüş ve sürüldüğü yerde hayata gözlerini açmış bir Filistinliyim. 12 Mayıs 1960 tarihinde Kudüs’ün Eski Şehir bölgesindeki eş-Şeref Mahallesi’nde doğdum. Beş yıl sonra, Eski Şehir’den çıkarılmamızın ardından ailemle birlikte Şufat Kampına taşındık.

İlkokul ve ortaokul eğitimimi Şufat kampındaki UNRWA Erkek Okulu’nda aldım, ardından Eski Şehir’e geçerek lise eğitimimi oradaki Dar el-Eytam el-İslamiyye Okulu’nda tamamladım. 1979 yılında Romanya’daki Craiova Üniversitesi’nde tıp ve genel cerrahi eğitimi almaya başladım. Yedi yıl orada yaşadıktan sonra 1985’te Kudüs’e döndüm. Kudüs’teki el-Makasıd Hastanesi’nde bir yıl staj yaptım, daha sonra Ürdün Tabipler Birliği’nden tıp lisansımı aldım ve Eski Şehir’deki Rum Katolik Beşaret Derneği’nde doktor olarak çalışmaya başladım.

Üç yıl sonra, 1989’dan itibaren Şufat Kampındaki UNRWA kliniğinde çalışmaya başladım ve burada üç yıl kaldım. Ardından Beşaret Derneği’ndeki görevime döndüm ve 2009’a kadar orada çalıştım. Daha sonra 2023’te emekli olana kadar kamp içindeki klinikte görev yapmaya devam ettim.

Birinci İntifada patlak verdiğinde bekardım ve kampta yaşıyordum. Günün 24 saati orada bulunan tek doktordum; çünkü o zamanki klinik doktorunun mesaisi saat 14.00’te bitiyordu. Kamptaki halkıma ve toplumuma hizmet etmeyi dini, milli, vatani ve insani bir görev olarak gördüm. Babam da herhangi bir maddi karşılık beklemeden tüm sakinlere yardım etmemi istiyordu.

Birinci İntifada sırasında kampa düzenlenen bir baskında çok sayıda kişinin yaralandığı bir geceyi hiç unutmam. O gece, çok kısıtlı imkanlarla, ya evimde ya da yaralıların evlerinde 100 yaralıyı tedavi ettim.

Ordunun politikası baskınlar sırasında sokağa çıkma yasağı uygulamaktı. Buna rağmen dışarı çıkar, doktor olduğumu ve hastaları tedavi etmek için evlerine ulaşmam gerektiğini söylerdim. Bana yaralıları tedavi etmemem [sadece hastalara bakmam] konusunda ısrar ederlerdi, ben de yaralıları gizlice tedavi ederdim. Yaralılar hakkında bilgi vermem için defalarca ifadeye çağrıldım. Bir sorgu memuru bana kamp dışına gidip rahat maddi koşullarda yaşayabileceğimi söyledi ama ben Şufat Kampından ayrılmayı reddettim.

JS: Anne, babanız ve büyükleriniz Nekbe ve sürgün hakkında size neler anlattı?

SA: Anne ve babam Nekbe sırasında korkunç acılar çekmiş. Lid şehrinden Ramallah’a kadar yayan gelmişler; Ni’in köyüne ulaşana kadar yalınayak yürümüşler. Orada ise köylüler topraklarını ve ülkelerini sattıklarını iddia ederek onları kovmuş. Ailem zorlu maddi ve manevi koşullar altında bir süre ağaçların altında kalmış, ardından Kudüs’ün Eski Şehir bölgesinde akrabaları olduğu için oraya doğru ilerlemeye karar vermişler. Benim de doğduğum eş-Şeref Mahallesi’nde yaşamışlar. Ardından zorla Şufat Kampına nakledildik.

JS: Kamp çocukluğunuzdan bu yana nasıl değişti?

SA: Daha da kötüleşti ve çok daha zor hale geldi. İlk geldiğimizde asfalt yol, su, elektrik hatta tuvalet gibi temel hizmetler yoktu. Hayat zordu ama yine de kampın bugünkü durumundan daha iyiydi. Huzur ve güvenliğimiz vardı ve herkesin birbirini tanıdığı [daha az sayıda] bir nüfus mevcuttu. Nüfusun sadece 3.500 kişi olduğunu hatırlıyorum.

500 ailenin her birine 110 metrekarelik bir alanla çevrili tek bir oda verilmişti. Odalarda tuvalet yoktu; ihtiyacı olan dışarı çıkmak zorundaydı. Kamp sekiz mahalleye bölünmüştü ve UNRWA her mahalleye belirlenen günlerde su veriyordu. Su geldiğinde kaplarımızı alır, doldurmak için kuyruğa girerdik.

1970’lerde Filistin Kurtuluş Örgütü’nün (FKÖ) müdahalesiyle kamptaki koşullar iyileşmeye başladı. Bir su şebekesi kuruldu ve FKÖ, elektrik şirketinden mültecilere hizmet vermesini talep etti. Daha sonra mültecilerin kendileri odalarının içine tuvalet ve mutfak inşa etmeye başladılar.

Annem 12 çocuk dünyaya getirdi: 6 erkek ve 6 kız. Üçü ŞufatKampına geldikten sonra doğdu; yani ailem uzun yıllar boyunca tek bir odada yaşayan 14 kişiden oluşuyordu.

JS: Günlük yaşamı; kapatılma kararı, Ayrım Duvarı ve kamp girişindeki askeri kontrol noktası şartları altında nasıl tanımlarsınız?

SA: Özellikle kampın etrafına duvar örüldükten sonra durum çok daha kötüleşti. Bu durum bölge sakinleri üzerinde sosyal, ekonomik ve siyasi baskılar ve yükler yarattı. Şu anda nüfus yoğunluğu aşırı yüksek; çünkü ailelerde ortalama doğum oranı 7,4 çocuk. Kamp nüfusunun yüzde yetmişi 18 yaşın altında.

1967 Savaşı’ndan sonra kamptaki mülteciler; sağlıktan eğitime ve ailedeki birey sayısına göre aylık olarak verilen gıda yardımına kadar tamamen ajansın [UNRWA] sağladığı hizmetlere bağımlı hale geldi. 1970’lerin sonlarında, yoğun baskı ve yüksek nüfus yoğunluğu nedeniyle gıda yardımı dağıtımı durduruldu. O zamandan bugüne kadar kamp kontrolsüz bir şekilde büyümeye devam etti, ihlaller arttı ve yatay kentsel genişlemenin imkansızlığı nedeniyle dikey yapılaşma ortaya çıktı.

JS: Ayrım Duvarı’nın inşasından sonraki en belirgin değişiklikler neler oldu?

SA: Planlama veya denetim olmadan inşa edilen yüksek binalar ortaya çıktı ve bu da denetimsiz bir kaosa yol açtı. Bunun sebebi, duvarın arkasında [şehir merkezine kıyasla] inşaat yapmanın ve yaşamanın daha ucuz olmasıdır. Alternatiflerin bulunmaması ve gerekli inşaat izinlerinin alınmasındaki zorluklar nedeniyle, insanların genişleme ihtiyacı kampın bugünkü görünümünü almasına yol açtı.

JS: Tıbbi uzmanlığınız nedir ve UNRWA kliniğinde hangi unvanla çalıştınız?

SA: Ben pratisyen hekimim ve bu unvanla çalıştım. Kliniğe katıldıktan iki yıl sonra idari ve tıbbi sorumlu oldum.

JS: UNRWA sağlık merkezi hangi hizmetleri sunuyordu ve kapatılmasının ardından kamp neleri kaybetti?

SA: Sağlık merkezi kadrosunda bir doktor, hemşire, bir laboratuvar teknisyeni ve bir eczacı bulunuyordu. Son zamanlarda bana yardımcı olması için bir doktor daha katılmıştı.

Sağlık merkezindeki doktor; dermatolojiden zührevi ve solunum yolu hastalıklarına, hamile kadınların ve fetüslerinin sağlığına kadar tüm uzmanlık alanlarını kapsıyordu. Eskiden halk arasında “kumu” (huni) dediğimiz, Pinard borusu adında tıbbi bir aletle fetüsün kalp atışlarını dinlediğimizi hatırlıyorum.

Sadece klinik içindeki hastaları tedavi etmekle yetinmezdim. Sağlıklı bir çevre sağlamak amacıyla kamp içinde ziyaretler düzenler ve temizlik işçilerini denetlerdim. Ayrıca okul sağlığı konusunda atölye çalışmaları yürütmek üzere okul ziyaretleri düzenlerdim.

Bu kliniğin kapatılmasının ardından kamp çok şey kaybetti ve sakinleri sağlık hizmeti alabilecekleri adresi yitirdi. Derin bir huzursuzluk içine düştüler. Birçok aile artık çocukları için aşı temin edemiyor. Yeşil Batı Şeria kimliği taşıyan aileler aşı için komşu Anata’ya giderken, mavi İsrail kimliği taşıyanlar (bu kimlik onları vatandaş değil, Kudüs sakini olarak sınıflandırır) anne ve çocuk sağlığı merkezlerine veya Filistin Kızılayı merkezine gidiyorlar. Kampın girişindeki askeri kontrol noktası nedeniyle bu son derece zorlu bir yolculuktur.

Diyabet, hipertansiyon ve kalp hastalığı gibi kronik rahatsızlıkları olan yaşlıların durumu beni çok üzüyor. Bu kategoride yaklaşık 800 hastanın dosyasına sahiptik. Muayene, takip ve ücretsiz ilaç almak için her ay kliniği ziyaret ederlerdi. Farkındalık ve danışmanlık atölyeleri, sağlıklı beslenme günleri ve sosyal etkinlikler düzenlerdik.

JS: Mesleğinizi bu kadar uzun süre icra ettiğiniz yerin kapatılmasından sonra şimdi neler hissediyorsunuz?

SA: Duygusal olarak derin bir şekilde etkilendim ve bazen gözyaşı döktüm; çünkü insanlara çok yakındım ve onlarla sadece tedavi eden bir doktor olarak değil, onlardan biri olarak iletişim kuruyordum. Hayatımda çok önemli bir şeyi kaybettiğimi hissettim. Emekliliğimden sonra bile klinik, Kudüs Rehabilitasyon ve Özel Eğitim Derneği aracılığıyla kamptaki ihtiyaç sahiplerine yardım etmek ve hizmet etmek için girişimlerde bulunduğum yer olmaya devam etti.

Asla pes etmedim. UNRWA kurumlarını felç eden iş grevleri sırasında, kendi girişimimle ve Şeyh Cerrah’taki merkez yönetimden aldığım onayla, klinik eczanesinden kronik hastalığı olan insanlara ilaç taşıyıp dağıtmasına izin verilen tek kişi bendim.

UNRWA birçok konuda yetersiz kaldı; genel olarak mültecilerin, özel olarak da Şufat Kampı mültecilerinin ihtiyaç ve taleplerini karşılayamadı. Bütçe yetersizliği veya destek yokluğu nedeniyle sakinler birçok hizmetten mahrum bırakıldı. Ancak biz uyanıktık ve UNRWA’nın Kampta faaliyet göstermeye devam etmesi konusunda ısrarcı olduk; çünkü UNRWA Nekbe‘nin, geri dönüş hakkının ve Filistin davasının bir sembolüdür. Şimdi bile UNRWA ile temasımızı sürdürüyor ve müdahale etmesini talep ediyoruz.

JS: İsrail meclisinin (Knesset) UNRWA faaliyetlerini yasaklayan iki yasayı kabul etmesinin ardından, İsrail yönetimindeki Kudüs belediyesi durdurulan hizmetleri telafi etmek için ne yaptı?

SA: Belediye, evleri ve sokakları numaralandırmaya ve adlandırmaya başladı; askeri kontrol noktasına giden ana yolu asfaltladı. Eskiden UNRWA için çalışan tüm temizlik işçileri işten çıkarıldı ve atık toplama ve taşıma işleri belediyeyle çalışan yüklenicilere devredildi.

Belediye ayrıca askeri kontrol noktasından çıkıp şehir merkezine doğru ilerlerken hemen solda yer alan ve kampın öğrencilerini bünyesine katacak bir okul inşa etmeye başladı ve bölge sakinlerine “sunduğu” hizmetler karşılığında kampta “arnona” (emlak) vergisi uygulamaya koydu. (Yazarın notu: Saha ziyaretimiz sırasında okulun inşası henüz ilk aşamalarındaydı; bu nedenle eğitimine devam eden çocukların şimdilik kamp dışındaki bir okula gitmekten başka seçeneği yoktu, bu da her gün yoğun askeri kontrol noktasından iki kez geçmek zorunda olmaları anlamına geliyordu. Kamptaki ailelerin çoğu özel okul ücretlerini karşılayamadığı için, çocuklarını İsrail müfredatının okutulduğu İsrail belediye okullarına göndermekten başka çareleri kalmayacaktır. Kaç çocuğun kontrol noktası çilesiyle uğraşmak yerine okulu bıraktığı ise bilinmiyor.)

JS: UNRWA tarafından sağlanan hayati hizmetleri telafi etmek için başka bir şey yapılmazsa, sizce ne olabilir?

SA: Her anlamda yıkım: Sağlık, çevre ve sosyal yıkım. UNRWA kurumlarının kapatılmasının sonuçları kampta şimdiden hissediliyor.

Örneğin, UNRWA’nın dar sokaklarda dolaşarak çöp toplayan küçük araçları vardı. Ancak şimdi belediye ile işbirliği içinde çalışan ekipler, her sokağı ve ara sokağı bilen ajansın ne deneyimine ne de yöntemlerine sahip. Geçen kış, kış mevsimi başlamadan önce kimse giderleri açma veya kontrol etme gereği duymadığı için yağmurun ardından sokakları su bastı.

UNRWA’nın yerel toplumla yürüttüğü çalışmalar kapsamında mültecilerin ihtiyaçlarını değerlendirmek üzere ev ziyaretleri yapan ekipleri vardı. Bu ziyaretler sayesinde engelli sakinlerin ihtiyaçlarına uygun şekilde evler yenileniyor ve düzenleniyordu. Bugün, hizmetleri zorla durdurulduktan sonra bu hayati rolü kimse doldurmuyor.

JS: Bize kamp içindeki sağlık durumundan bahseder misiniz? Kronik hastalıklarda bir artış var mı, varsa bunun nedenleri nelerdir?

SA: Evet, kronik hastalıklar benim “ticarethanr” olarak adlandırdığım yerlerin (kampın mahallelerine yayılmış İsrail sağlık merkezlerinin veya Kupat Holim şubelerinin) yaygınlaşması nedeniyle arttı.

UNRWA sağlık kliniğinde hastayı soyutlanmış bir birey olarak değil; tıbbi aile geçmişine sahip bir ailenin parçası olarak ele alırdık. UNRWA’nın “Aile Sağlığı” adlı programı aracılığıyla bu geçmişi inceler ve hastalık yerleşmeden önce tüm aile bireylerine erkenden müdahale ederdik.

Şu anda bu İsrail “ticarethanelerinde”, ailenin tıbbi geçmişini dikkate almadan sadece kişinin yaşadığı anlık semptomlarla ilgileniyorlar. UNRWA kliniği personeli olarak düzenlediğimiz saha ziyaretleri de artık yok. Psikolojik rahatsızlığı veya hastalığı olan bir üyesi bulunan aileleri ziyaret eder, değerlendirme seansları düzenler, aileyi destekler ve tedavi planları oluştururduk.

JS: Psikolojik baskılar ve tekrarlanan askeri baskınlar sakinlerin beden ve ruh sağlığını ne derecede etkiliyor?

SA: Muazzam bir etkisi var. Tüm kamp sakinleri yük altında ve perişan durumda. Hiçbir umut ışığı olmadan ; depresyon, hüsran ve çaresizliğin ileri aşamalarına ulaştılar. Nereye dönerseniz dönün, bir başka hüzün bulacaksınız.

Birisi onları teselli etmeye çalıştığında bile şu soruyla karşılık veriyorlar: “Neden yaşayayım ki?”

JS: Kamptaki çocuklar İsrail ordusunun neredeyse her gün düzenlenen baskınlarına maruz kalıyor. Aralarında gözlemlediğiniz en belirgin psikolojik ve davranışsal belirtiler neler?

SA: Kampa baskın düzenleyen işgal kuvvetlerinden gördükleri ve maruz kaldıkları şiddet artık davranışlarına yansıyor ve yaşadıklarını başkalarına uyguluyorlar. Birbirlerine vuruyor ve zarar veriyorlar. Altını ıslatma, kabuslar, uyku bozuklukları ve anormal davranışlar buradaki çocukların yaşadığı ortak belirtilerdir. Bu durum, ordunun kampa baskın düzenlediğini her duyduklarında yaşadıkları ve saklanmak için koşuştururken onları ağlama ve panik krizlerine sokan aşırı korkuya ek olarak yaşanıyor.

JS: Askeri kontrol noktası hareketliliği, çalışmayı, eğitimi ve sosyal ilişkileri nasıl etkiledi?

SA: Tüm etkileri olumsuz oldu. Kamptaki sorunlar arttı ve son sekiz yılda işsizlik tırmandı; çünkü birçok genç erkek, aşağılanma, aranma, darp edilme veya her üçüyle birden karşılaşabilecekleri askeri kontrol noktasından geçmek zorunda kalmamak için işe gitmekten kaçınıyor. En iyi ihtimalle askerler kişiye “Geri dön, Kudüs’e geçemezsin” diyor. Her şey askerlerin o anki ruh haline bağlı.

JS: Şu anda kamptaki durumu nasıl tanımlarsınız?

SA: Durum çok kötü ve kamp adeta kaynayan bir kazan. ŞufatKampı her ayaklanmanın ve gerginliğin sıcak temas noktasıdır; insanların maruz kaldığı baskılar nedeniyle gelecekte buradan yeni bir ayaklanmanın çıkmasından korkuyorum.

Kontrol noktasına gidip dayak yiyen ya da evine dönmesi emredilen 16 yaşındaki bir çocuğu hayal edin… Nereye kadar?

Ne yazık ki kimse buna dikkat etmiyor. UNRWA sosyal ve rekreatif programlar sunarak ve kamptaki genel atmosferi iyileştirmek için çalışan çeşitli departmanlarıyla bir nefes alma alanıydı. Ramallah derin bir uykuda ve kampla ilgilenmiyor; işgalci İsrail’in politikası ise net: Mülteci sorununu zihinlerimizden silmek ve bizi mülteci statümüzden mahrum bırakmak için amansız bir çaba.

Bunun en açık kanıtı, eskiden kontrol noktasının yakınındaki kamp girişinde “Şufat [Mülteci] Kampı” yazan bir tabelanın bulunmasıydı. Yakın zamanda bu tabela kaldırıldı ve yerine sadece “Şufat” yazan başka bir tabela konuldu.

JS: Bütün bu zorlu koşullara rağmen kamp içindeki dayanışma ruhunu nasıl tanımlarsınız?

SA: Dayanışma ve karşılıklı destek hala varlığını sürdürüyor. Geçmişe kıyasla zayıflamış olabilir ama sakinler, özellikle de eş-Şeref Mahallesi’nden [Eski Şehir] sürülen asıl sakinler birbirlerinin yanında duruyor. Sevgi ve saygı hala mevcut.

Siyasi değişimlerle birlikte işgalci İsrail, mülteciler ile mülteci olmayanlar arasına ayrımcılık ve nifak tohumları ekmeye çalıştı. Uyuşturucu kullanımı da özellikle Ayrım Duvarı’nın inşasından sonra kampta geniş çapta yayıldı. Bunu önlemek için UNRWA ile birlikte çalıştık ancak uyuşturucu kullananlar ve satanlar gidip askeri kontrol noktasının yakınında koruma arıyorlardı.

JS: Sizce Şufat Kampındaki mültecilerin tüm baskılara rağmen kalmaya ve kampa tutunmaya devam etmesi ne anlama geliyor?

SA: Bu, sürüldükleri şehir ve köylere geri dönme haklarını korumak anlamına geliyor. Aynı zamanda işgalci İsrail’in ilk başbakanı David Ben-Gurion’un şu sözünü çürütmek anlamına geliyor: “Yaşlılar ölecek, gençler ise unutacak.”

Burada kime “Nerelisin?” diye sorsanız, kimse kamptan olduğunu söylemez. Aksine Hayfa, Lid, Remle ve yıkılan diğer birçok köyün adını verirler. Burada kimse unutmaz.

JS: Şufat kampının gerçeği ve Kudüs’teki Filistinli mülteciler hakkında dünyaya nasıl bir mesaj vermek istersiniz?

Biz yaşamı seven bir halkız. Yaşadığımız koşullara, çektiğimiz acılara, kederlere ve hayatımızda karşılaştığımız zorluklara rağmen hala yaşamı seviyor; zorla çıkarıldığımız evlerimize, topraklarımıza ve ülkemize geri dönmenin hayalini kuruyoruz.

Hiçbir mülteci evini, kendi isteğiyle terk etmedi. Yerinden edilen herkes zorla çıkarıldı ve kampa ulaşana kadar büyük fedakarlıklar yaptı, acı çekti.

Bu yazı Jerusalem Story tarafından yayınlanmıştır, çevirisi Kudüs’te Bugün ekibine aittir.