```php ``` Silsile Kapısı, Kudüs’ün Azametinin ve Kararlılık Hikayesinin Şahidi - Kudüste Bugün

Written by Görüş

Silsile Kapısı, Kudüs’ün Azametinin ve Kararlılık Hikayesinin Şahidi

Kudüs -Yerel Haberler- Son günlerde, İsrail hükûmetinin, Eski Şehir’in en önemli caddelerinden ve kapılarından biri olan Silsile Kapısı’nda çok sayıda gayrimenkul ve binayı ele geçirme niyetiyle ilgili pek çok haber yayınlanmıştır. İsrail’in bu planı, Kudüs’ün 1967’de işgal edilmesinin hemen ardından Meğaribe Mahallesi’nin yıkılmasıyla başlayan planın bir uzantısı niteliğindedir.

Bu konunun önemi nedeniyle araştırmacı Şeyh Mazen Ahram, Silsile Kapısı’nın önemini ele aldığı bu makaleyi kaleme almıştır.

Kudüs, geçmişte olduğu gibi bugün de kararlılığın simgesi, ruhların özüdür ve burada yaşanan acı, zamanın silemeyeceği bir acıdır. Yara derin, kan akmakta ve mücadelenin başlangıcını simgeleyen Kudüs bir hayalet şehre dönüşmektedir. Ne zaman hafızamızda, Zehratü’l Medâin’in çektiği büyük acıları uyandıracak ve donmuş duyguları yeniden harekete geçireceğiz? Çünkü şehir, ölümün, yıkımın ve tahribatın tutsağıdır. Ne yaratılışın ne de yeryüzü ve gökyüzü kanunları ile insanlık sözlüğünden kaldırılan vicdanın caydırıcılığı olmadan, vahşete ve cinayete dalmış yırtıcı kurtların dişleriyle parçalanan bedenlerin, azaların keder ve felaket nehirleri üzerinde uyuyup uyanmaktadır.

Kutsal hak hikayesi, Tevrat’ın etkisiyle hâlâ ciddiyetle ve inançla anlatılmaktadır. Ancak nasıl oldu da Tevrat, Avrupa’da Hıristiyan inancının temel ilkeleri haline geldi ve Avrupa siyaseti bir dönem Siyonizmin savunucusu oldu? Bu sorunun cevabını, Regina Şerif’in kaleme aldığı “Yahudi Olmayan Siyonizm” adlı kitapta bulacağız.

“Tanrı’nın seçilmiş halkı” doktrini ve bu halkın dünyaya liderlik edecek bir devlet kurma hakkı, arkeologlar ve tarihçiler tarafından kabul görmemiştir. Tevrat’taki tarihin gerçekçi olmadığı ve arkeolojik kanıtlarla doğrulanamadığı ortaya çıkmıştır. Bu tarih, sahip olmadığı bir şeyi hak etmeyenlere vaat eden bir vaadi müjdeliyordu… Tevratçılar dışında tarihi okuyan, arkeolojik bulguları takip eden, sözlerini ve görüşlerini bu okumaya dayandıranların, İsrail’in kendi keşiflerinin Yahudilerin Tevrat’taki tüm kehanetlerini nasıl yalanladığını ne zaman okuyabileceklerini bilmiyorum. Bu gerçek karşısında ya bir söz söylemeli ya da vatan yalanıyla baştan çıkarılan pek çok kişinin yaptığı gibi geri dönüp göç etmelidir. Arz-ı mev’ûd konusunda gerçeği anlayıp kaçmışlardır. Artık Arapların, dünyadaki bilim adamlarının yazdıklarını okuyup, Yahudi varlığının gerçeği, Siyonizm tarihi ve Filistin’in başlangıcından günümüze kadar olan tarihi hakkında yazılanları takip edebilmeleri için Tevrat’ın uyuşturucu etkisinden ne zaman uyanacaklarını bilmiyorum.

Kendi elleriyle yazdıkları Tevrat’ın gücüyle alacakları tehlikeli kararların eşiğinde miyiz? Neden hiçbir Arap tarihçisine ve arkeologuna siyaset meclislerinde söz hakkı verilmiyor? Neden tıpkı Siyonistlerin varlık mücadelelerinde ve hırslarında efsanenin ve Tevrat’ın gücünü kullandıkları gibi, kader savaşında tarihin gücünü ve bilimin kanıtlarını kullanmıyoruz.

İsrail’in kurucuları, arkeolojiyi Tevrat ayetlerini doğrulamak için kullanmak istediler, ancak başaramadılar. İngiliz keşif heyeti, M.Ö. 37’de yaşamış (tarih, Yahudilerin emellerini ve milliyetçiliklerini bastırmadaki rolünden bahsetse de Yahudi olduğu söylenen) Herodot Adumi’nin kapısını aramaya koyulsa da işgal öncesinde Harem-i Şerif surları çevresinde yaptığı kazılarda bulamamıştır ve bunun yerine üç adet Emevi sarayı ortaya çıkarılmıştır.

İsrailli bilim adamları Gabriel Mazor ve yardımcısı Ben-Dov, bu eserlerin Abdülmelik b. Mervan dönemine ait olduğunu kabul etmişlerdir. Yahudiler Ağlama Duvarı üzerindeki haklarını talep ettiklerinde, Uluslararası Burak Komitesi kurulmuş, bu duvarın Arap-İslam yapılarına ait olduğunu ve Yahudilerin bu duvar üzerinde hiçbir hakkı olmadığını tarihsel olarak kanıtlamıştır.

Filistin mirasının korunması, Filistin’deki medeniyet tarihinin gerçeklerini anlamak gibi temel bir noktadan başlar. Tarihi bilginin tek kaynağı, kutsal bir gerçek olarak kabul edilen ve küresel Siyonizm tarafından hak iddiasında bulunmak için kullanılan Tevrat idi. Arz-ı Mev’ûd adlı hayali kitap, tek taraflı bir iddiayla Eski Ahit’i Filistin’in tarihsel kaynağı ve kökenleri olarak sunmaya devam etmiş ve bu durum yakın zamana kadar sürmüştür.

Arkeolojik bulgular ve hiyerogliflerden anlaşıldığı üzere, Tevrat’ta büyük olaylar, medeniyetler ve büyük şehirler yer almamış, aksine sınırlı olaylarla yetinilmiş ve tarihin yorumlanmasında kadim düşüncelere dayanılmıştır. Yahudilik tarihindeki bazı dönüm noktası niteliğindeki olayların arkeolojik bulgularda hiçbir dayanağı olmadığı, aksine bunların sürgündeki Yahudi alimlerin, kitabı kendi elleriyle yazmak, “bu Tanrı’dandır” demeleri için kapıldıkları hayal, dilek ve özlemlerden kaynaklanan birer iz olduğu ortaya çıkmıştır. Bu, sözde efsanevi gerçeğe karşı çıkan ilk filozoflardan biri olan Yahudi filozof Baruch Spinoza’nın (1677) kitaplarında yer almaktadır.

Yahudi filozof Baruch Spinoza, Arz-ı Mev’ûd düşüncesinin inşasında dinin kullanılmasına karşı çıkan ilk kişilerden biriydi. Çünkü o, Yahudiliğin siyasi bir milliyetçilik değil dini bir şeriat olduğunu ve ibadetin kutsallığının belirli bir toprakla bağlantılı olmadığını düşünmekteydi. 17. yüzyılda, düşünceleri nedeniyle Avrupa Yahudi toplumu içinde zulüm görmüş ve dışlanmıştır.

Ardından şöyle devam etmektedir: “Yahudilik ne bir vatan ne bir milliyet ne de bir ırktır. Ancak Yahudilik, kişinin vatanına ve doğduğu yere sadık bir vatandaş olarak kalırken her yerde uygulanabilen bir inanç ve şeriattır…” Sonra şöyle devam eder: “Rabb, duanın geçerli olması için Yahudilerin Kudüs’te dua etmesini şart koşmamıştır. Amsterdam’daki Yahudi sinagogu, Rabbin gözünde Filistin’deki Süleyman Tapınağı ile tamamen aynı değerdedir.”

Buna karşılık, bu filozof zulüm görmüş ve Amsterdam’dan ayrılıp, öğrencilerinin onu mutaassıp katillerden korumasını kolaylaştıracak küçük bir köye yerleşmiştir. Orada öğretisini yaymaya devam etmiş ve kristal mercek yapımıyla geçimini sağlamıştır. Arkeologlar, başta Buccellati olmak üzere, Tevrat’taki tarihin artık güvenilir bir kaynak olmadığını vurgulamaktadırlar.

Hile, sahtecilik ve kurnazlıkla elde edemediklerini, zorbalık ve zulümle almaya çalışmaktadırlar ve bu onların alışkanlığıdır. Bugün ise, medeniyetlerin birbirini izlediği, çatışmanın merkezi, önemli bir dini ve tarihi sembol olarak kabul edilen tarihi Kudüs şehrinin mahallelerinde bunun bir örneğini görmekteyiz. Şehir, tarih boyunca savaşların, kuşatmaların ve yıkımın getirdiği felaketlerin yanı sıra, Yahudileştirme girişimlerinin ve binlerce sakininin yerinden edilmesine ve tarihi simgelerinin değiştirilmesine yol açan politikaların acısını çekmiştir.

Kudüs’ün coğrafi önemi, iki özelliği bir araya getirmesinden kaynaklanmaktadır. Bir yandan şehri koruyan kapalı yapısı, diğer yandan ise komşu bölgelere ve ülkelere ulaşım imkânı sağlayan açık yapısı. Bugün, son zamanlarda hayatta kalma mücadelesine sahne olan Silsile Kapısı’nın yeri hakkında konuşacağız.

Silsile Kapısı, Mescid-i Aksa’nın en önemli kapılarından biri olup, aynı zamanda en yüksek ve en güzel kapısıdır. Aksa’nın batı duvarında yer alan bu yapı, Kıble Mescidi’ne ve Kubbetü’s Sahra’ya en yakın giriş kapısı olması nedeniyle büyük dini ve tarihi öneme sahiptir. Ancak İsrail’in kontrolü ele geçirme girişimleri ve altında devam eden kazı çalışmaları nedeniyle ciddi bir tehlikeyle karşı karşıyadır.

Silsile Kapısı’nın konumu ve önemi: Silsile Kapısı, stratejik konumu sayesinde Silsile Kapısı Mahallesi ile Eski Şehir’deki el-Vad Caddesi’ni birbirine bağlamaktadır. İşgal makamları tarafından Meğaribe Kapısı’nın kapatılması ve anahtarlarına el konulmasının ardından Müslümanların Mescid-i Aksa’ya ulaşabilecekleri en yakın noktadır.

Silsile Kubbesi’ne (Mescid-i Aksa içinde inşa edilen ilk Emevi dönemi yapısı) yakınlığı nedeniyle bu adı almıştır. Bir başka rivayete göre ise, eski yargılamalarda suçluların boyunlarına asılan tarihi bir zincirden esinlenerek bu isim verilmiştir.

Müslüman Mahallesi’ndeki Silsile Kapısı. Muhteşem Arap mimari hazinelerinin bulunduğu ve taşın her şeyi süslediği yer…

Mescid-i Aksa’nın tarihi ve simge yapılarını ele alan ve bu konuda araştırma yaptığım kitaplar, caminin Eyyubi döneminde h. 600 yılında yenilendiği konusunda hemfikirdir. Ancak “İki Kıble’nin İlki” (Halife, 2001) adlı kitapta, yapının inşa tarihi (h. 291 ile 300 arası) olarak belirlenmiştir ki bu da (m. 903 ile 912)’ye denk gelmektedir ve h. 600 tarihi, yapının inşa tarihi değil, yenilenme tarihidir. Aslında yan yana duran iki kapıdan oluşmaktadır. Bunlardan biri açık olan ve Silsile Kapısı olarak bilinen kapı, diğeri ise kapalı olan ve “Sekine Kapısı” olarak bilinen kapıdır.

Bu kapı her şeyiyle benzersizdir. Çünkü tek değil, biri kapalı diğeri açık olmak üzere ikili bir kapıdır. Kapalı olanın adı Sekine Kapısı, açık olanın adı ise Silsile Kapısı’dır. İlkinin herhangi bir yoruma ve açıklamaya ihtiyacı yoktur. Çünkü Kudüs’ün bugünkü durumu, sekinetin buradan ne kadar uzak olduğunu göstermektedir. İşgalciler Zehratü’l Medâin’e geldiler ve oradaki tüm sekineti yok ettiler.

İkincisi ise hikâyelerin odak noktasıdır. Girişinde asılı bir zincir olduğu söylenir ve insanlar ona, caddeye adını veren “İlahi İlham Kapısı” gibi özel bir anlam yüklemişlerdir. Bu kapı, girişinde asılı olan zincirden dolayı “Silsile Kapısı” olarak da adlandırılmıştır ve insanlar onun iyilik ve adaletle öne çıktığına inanmışlardır.

Adalet… Silsile’ye savaşanlar gelir ve onu tutmaya çalışırlar. Adil Silsile kendiliğinden iyiliğe yönelir, kötülükten uzak durur ve iyiliğin tarafını tutar. Ve Silsile ile ilgili yeryüzünü gökyüzüne bağlayan başka bir hikâye daha vardır. Şehir mukaddestir ve yüksek konumu nedeniyle gökyüzüne bir zincirle bağlanması kaçınılmazdır.

Miras ve tarihi eserler…

Mahalle ve kapıya giden yol, muazzam bir İslam mirasına ev sahipliği yapmaktadır.  Silsile Kapısı Minaresi, Aksa’nın dört minaresinden biri olarak öne çıkmaktadır ve Şeriat Mahkemesi’nin yakınında yer alması nedeniyle “Mahkeme Minaresi” olarak da bilinmektedir. Silsile Kapısı Çeşmesi, 1537 yılında Kanuni Sultan Süleyman’ın emriyle Osmanlı döneminde, mescide gelenlere ücretsiz tatlı su sağlamak amacıyla inşa edilmiştir. Kapının çevresinde, Tenkeziye, Eşrefiye ve Hatuniye gibi bir dizi tarihi medrese ile, köklü tarihinin yanı sıra önemli kitaplar, eserler ve bilimsel el yazmalarıyla zengin bir koleksiyona sahip olan Halidiye Kütüphanesi bulunmaktadır.

Bu noktada, kazı çalışmaları ve tünellerin yol açtığı istila ve Yahudileştirme tehlikeleri üzerinde durmak gerekmektedir. Çünkü bu kapı, İsrail’in derin tünellerinin güzergâhında yer almaktadır. Bunların en önemlisi, Mescid-i Aksa’nın temellerini ve tesislerini tehdit eden Haşmonayim Tüneli’dir.

Doğrudan kontrol altına alma girişimlerine rağmen, yerleşimci gruplar Müslümanların girişini engelleyerek baskınları kolaylaştırmaya çalışmakta ve ana kapıyı Meğaribe Kapısı’nın yerine geçirerek Aksa’yı zamansal ve mekansal olarak bölmeyi amaçlamaktadırlar.

Bu kapının ve çevresinin korunması, Kudüs’ün Arap ve Müslüman kimliğinin korunmasının temel bir parçasıdır. Eski Şehir’in hiçbir yerinde eşi benzeri olmayan bir yoğunluğa sahip, özellikle Memlüklüler döneminden Osmanlı dönemine kadar uzanan zengin tarihi, kültürel ve mimari mirasa sahip en önemli mahallelerden birine odaklanıyoruz. Burada mezarlar, türbeler ve zaviyeler bulunmaktadır. Aksa’yı sevenler ve ülkelerini, yüksek mevkilerini ve servetlerini terk etmeyi tercih edenler, Mescid-i Aksa’nın yakınında kalmak amacıyla, en çok istedikleri şeyi elde etmişlerdir: İslam’ın ilk kıblesinin yanına gömülmek. Bunun için her türlü değerli şeyi feda etmişlerdir.

Mimari Özellikleri: 60 fit yüksekliğinde ve 40 fit genişliğinde olan yapı, renkli alçıdan yapılmış çeşitli güzel ve görkemli oymalarla süslenmiştir. Girişinde Fatımi halifesinin unvanlarını içeren bir oyma bulunmaktadır. Kapılar, her biri 30 fit yüksekliğinde ve 16 fit genişliğinde, altın kaplamalı bakırdandır. Bu kapının tepesinde bir kubbe bulunmaktadır ve Mescid-i Aksa’nın en yüksek kapılarından biridir.

Silsile Kapısı’nın isimleri: Silsile Kapısı, “Davut Kapısı” olarak da bilinmektedir. Bu ismi almasının nedeni, buradan Kudüs Kalesi’ne uzanan bir yolun bulunmasıdır. Bu kale Müslümanlar tarafından Davud’un Mihrabı olarak bilinir. Burada Davud adı Allah’ın peygamberi Hz. Davud’u ifade eder. Ancak Yahudiler bunu kabul etmedikleri için buraya Kral adını vermişlerdir (Halife, 2001)

Frenkler bu kapıya Güzel Kapı adını vermiştir. Silsile Kapısı’nın yanında bulunan kapalı Sekinet Kapısı’nın ise “Kaza Kapısı”, “Kapalı Kapı”, “Sihirbazlar Kapısı” ve “Selam Kapısı” gibi çeşitli isimleri bulunmaktadır. Bu kapının girişinde, içinde birçok mihrap bulunan bir mescit bulunmaktadır. Bu kapı, Ümmü’l Benat olarak bilinen bir köprü üzerinde yer alır ve bu köprü de eski şehrin en ünlü vadilerinden biri olan Tavâhîn Vadisi’nin üzerine inşa edilmiştir. Bu köprünün altında, Yahudilerin Filistin’i işgal etmesinden önce var olan eski bir tünelin girişi bulunmaktadır. Ancak işgalciler bu tüneli genişletmiş ve buradan çıkan yeni tüneller kazmışlardır. Silsile Kapısı’nın bu kazılardan etkilenmesinden korkulmaktadır. Bu tünellerin en meşhuru, sur boyunca uzanan Haşmonayim Tüneli’dir. Bu kazılar, Kattanin Kapısı ile Silsile Kapısı arasında yer alan batı revakların da çatlamalara neden olmuştur.

Silsile Kapısı, dini, siyasi ve medeni açıdan Mescid-i Aksa’nın en hassas ve kritik kapılarından biridir. Bu kapı sadece mimari bir giriş değil, aynı zamanda Harem-i Şerif ile Kudüs’teki Müslüman mahallesinin tarihi dokusu arasındaki bağlantı noktasını temsil etmektedir. Ayrıca bugün, Kudüs’teki Yahudileştirme, kazı çalışmaları ve hakimiyet kurma projeleri kapsamında en çok hedef alınan yerlerden biridir.

Silsile Kapısı’nın ele geçirilmesindeki tehlike sadece konumundan değil, aynı zamanda işlevsel ve tarihsel sembolizminden de kaynaklanmaktadır. Bu kapı, Kıble Mescidi ve Kubbetü’s Sahra’ya en yakın giriş olarak kabul edilmektedir. Ayrıca, Meğaribe Kapısı’nın ele geçirilmesinden sonra, Kudüs halkı ve namaz kılanların, özellikle sabah ve akşam namazlarında Mescid-i Aksa’ya ulaşmak için kullandıkları en önemli geçitlerden biri haline gelmiştir. Bu nedenle, burayı kontrol altına almaya veya yeni kısıtlamalar getirmeye yönelik her türlü girişim, pratikte Mescid-i Aksa’ya girişlerin yeniden düzenlenip kontrol altına alınması anlamına gelmektedir.

İsrail’in kazı çalışmalarının tehlikesi, kapının jeolojik ve arkeolojik açıdan son derece hassas bir bölgenin üzerinde, Tavâhîn Vadisi olarak bilinen hattın uzantısı üzerinde ve Batı Duvarı boyunca uzanan tünellerin yakınında, en meşhuru Haşmonayim Tüneli olan tünellerin yakınında yer almasıdır. Çeşitli arkeolojik rapor ve araştırmalara göre, bu kazı çalışmaları Kattanin Kapısı ile Silsile Kapısı arasında bulunan tarihi kemerler ve duvarlarda çatlaklara yol açmıştır.

Tarihsel anlatı üzerine süren tartışma bağlamında Silsile Kapısı, Tevrat’taki anlatı ile modern arkeolojik bulgular arasındaki çelişkinin açık bir örneğini ortaya koymaktadır. Çünkü aralarında İsrailli ve Batılı araştırmacıların da bulunduğu pek çok çağdaş arkeolog, Harem-i Şerif çevresinde yapılan yoğun kazıların, geleneksel Siyonist anlatıda ifade edildiği şekliyle Tevrat’taki Tapınak’la ilgili iddiaların çoğunu kanıtlama konusunda başarısız olduğunu kabul etmiştir. Hatta Mescid-i Aksa çevresinde yapılan bazı önemli keşifler, erken dönem Emevi ve İslami mimari eserleri gün ışığına çıkarmıştır. Bunlara, Harem-i Şerif’in güneyinde ve batısında keşfedilen Emevi sarayları da dahildir. Dolayısıyla Silsile Kapısı meselesi sadece mimari bir mesele değil, Kudüs’ün tarihsel anlatısı, kimliği ve egemenliği üzerine verilen mücadelenin bir parçasıdır. İşgalciler, kapılar ve yollar üzerindeki fiili kontrolü kalıcı bir siyasi ve dini gerçekliğe dönüştürmeye çalışırken, bu kapıyı ve çevresindeki mahalleyi korumak, şehrin Arap-İslami hafızasını korumak anlamına gelmektedir.

Siyonist hareket, başlangıcından itibaren Tevrat’taki dini anlatıyı siyasi projede kullanmanın önemini fark etmiştir. Bu konu, Hıristiyan Siyonizm ve Yahudi olmayan Siyonizm üzerine yapılan birçok çalışmada ele alınmıştır. Avrupa Protestan düşüncesinin bazı kesimleri, Arz-ı Mev’ûd’un dini bir kavramdan Avrupa destekli sömürgeci bir siyasi projeye dönüştürülmesinde önemli bir rol oynamıştır. Buna karşılık, pek çok tarihçi ve arkeolog, Tevratta yazılanlar ile Filistin’de ortaya çıkarılan arkeolojik ve tarihsel gerçekler arasındaki uçuruma dikkat çekmeye devam etmiştir.

Bugün Silsile Kapısı, tarihin inanç, siyaset ve halk hafızasıyla iç içe geçtiğinin canlı bir kanıtıdır. Buradaki her taş, çevresindeki her okul, çeşme ve cami, Kudüs şehrinin Arap-İslam medeniyetinin anlatısının bir parçasını oluşturmaktadır. Bu yüzden, onu korumak sadece tarihi bir kapıyı korumak değil, bütün bir şehrin kimliğini ve tarihsel, kültürel ve manevi hakkını savunmak anlamına gelmektedir.

 

Bu yazı Ahbar el-Balad sayfası tarafından yayınlanmıştır, çevirisi Kudüs’te Bugün ekibi tarafından yapılmıştır.