Son olarak İslami Direniş Hareketi (Hamas) Siyasi Büro Başkanı şehit Yahya Sinvar’ın destansı şehadet sahnesinin yaşandığı Gazze’de devam eden savaştaki hızlı gelişmelerin ortasında, medyada geniş yer bulan bir olay yaşandı. İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun Tel Aviv’in kuzeyindeki Kayserya’daki evi, bölgedeki çatışma tarihinde ilk defa Lübnan Hizbullah’ı tarafından fırlatılan bir insansız hava aracıyla hedef alındı.
Bu olay, İsrail Başbakanı’nın evi ile ikametgahlarına ve bunlarla ilgili alınan güvenlik tedbirlerine ışık tutmuştur. Bu evlerden biri tüm Filistin-İsrail çatışmasını etkili ve özlü bir şekilde özetleyebilecek çok özel bir hikâyeyi barındırmaktadır.
Hikâye, yetmiş yılı aşkın bir süre önce, Kudüs’ün Eski Şehir surlarından birkaç metre uzaklıktaki el-Musrara Mahallesi’nde, Tevfik Kenan adlı bir Filistinlinin yaşadığı lüks bir evde başlar. Tevfik Kenan seçkin bir doktordu; araştırmacı ve Bikur Holim Hastanesi, Hansen Cüzzam Hastanesi, Augusta Victoria Hastanesi gibi şehirdeki çeşitli hastanelerde görev yapmıştı. Kenan aynı zamanda bir etnograf, Filistin folklor tarihçisi ve önemli bir dizi tarihi eser koleksiyonuna da sahip biriydi. Ayrıca İngiliz sömürgesine ve Siyonist sömürgeye karşı halkı adına mücadele eden çok iyi bir hatip olduğunu da eklemek gerekir.
Tüm bunlar, 800.000 Filistinlinin topraklarından ve evlerinden sürüldüğü Nekbe olaylarıyla eş zamanlı olarak Siyonist çetelerin Mayıs 1948’de Kenan ailesinin evini basmasından önceydi. O dönemde bu olayları yaşayanların arasında Eski Şehir’deki Rum Ortodoks kilisesine kaçmak zorunda kalan Doktor Kenan ve ailesi de bulunuyordu.
Kenan ailesi, evlerindeki değerli eşyaların yağmalanmasını ve çalınmasını surların ardından izlemiş ve geri dönüş umutları da yok olmuştu. Kenan, 1964 yılında evinden ve tüm varlığından mahrum bir şekilde vefat etmişti. Evin kaderi ise diğer binlerce Filistinlinin evi ile aynı olmuştu. Sahiplerine kesinlikle ödenmeyen düşük bir fiyata satın alınmasının ardından 1949’da Amerika Birleşik Devletleri’nden yeni göç etmiş Yahudi bir ailenin mülkiyetine geçmişti.
Kenan ailesinin evi sonunda iki Yahudi kardeşe miras kaldı. Bunlardan ilki olan Ido, evdeki “çalıntı” hissesini 2016 yılında Amerikalı milyoner Spencer Partrich’e 4,24 milyon şekel (1,2 milyon dolar) karşılığında satmıştır. Bugün Kudüs’ün Katamon mahallesinde Haportzim Caddesi 4 numarada bulunan evin ikinci hissesinin mülkiyeti ise ikinci kardeş olan İsrail Başbakanı Benjamin Netanyahu’da kalmıştır.
Hiçbir şey İsrail’in geçmişi, bugünü ve hatta geleceği hakkında Netanyahu’nun evinin ve İsraillilerin yaşadığı benzer yağmalanmış evlerin hikayesinden daha doğru olamazdı ki tarihi kanıtların silinmesi veya yok edilmesi zordur.
İsrailli tarihçi Adam Raz, “1948 Savaşında Arap Mülklerinin Yağmalanması” adlı kitabında, İsrail toplumunun çeşitli kesimlerinin 1948 ile 1949 yılları arasında Filistin köy ve şehirlerindeki sistematik hırsızlıklara nasıl katıldığını anlatmıştır. İşgalci yerleşimciler işgal altındaki topraklara girmiş ve İsrail yönetimiyle gizli anlaşmalar yaparak Filistinlilerin evlerini, iş yerlerini ve eşyalarını yağmalamışlardır. Bu organize soygun politikalarını, Filistin topraklarındaki nüfusu azaltmanın ve en popüler hurafelerinden biri olan “Filistin’in topraksız bir halk için, halksız bir toprak haline gelmesi”ni gerçekleştirmenin bir yolu olarak görmüşlerdir.
Nekbe ve yerinden edilmenin ardından İsrailli liderler, savaşın bitmesinin ardından Filistinlilerin mülklerine geri dönmesini önlemek için bu istisnai gasp durumunu hızla meşrulaştırmak zorundaydı. Gerekçelerini, Yahudi’nin “bevlettiği” veya “kan döktüğü” her ülkeyi kendi mülkü haline getiren bir dizi efsane ve Tevrat’taki sözlerle sahipleri tarafından zorla terk edilen mülklerin yağmalanması amacıyla özel olarak tasarlanan adaletsiz yasa ve mevzuatların birleşimine dayandırmışlardır. Bu yasalardan en öne çıkanları 1950 yılında çıkarılan Gaiplere Ait Mülklere İlişkin Kanun ve Nekbe’den bu yana Filistin topraklarının ele geçirilmesi konusunda İsrail yetkililerinin en önemli silahı olan 1953 yılında çıkarılan Arazi Mülkiyeti Kanunu’dur.
Gaiplere Ait Mülklere İlişkin Kanun
Bu yasaların çıkarılmasından bugüne kadar Filistinlilerin mülklerine el koyma olayları, sadece Nekbe’ye ait tarihi bir anı değil, sürekli tekrarlanan bir gerçeklik ve İsrail’in her zaman başvurduğu bir uygulama olmuştur. Örneğin Ocak 2022’de İsrail işgal güçleri Salihiyye ailesini sınır dışı etmiş, işgal altındaki Kudüs’ün doğusundaki Şeyh Cerrah mahallesindeki evlerini, Kudüs Müftüsü Şeyh Emin el-Hüseyni’ye ait arazide yer aldığı gerekçesiyle yıktırmıştır. Ardından 1967’de şehrin işgalinden sonra, Gaiplere Ait Mülklere İlişkin Kanun uyarınca bu araziye el koymuştur.
“Gaiplere Ait Mülklere İlişkin Kanun”un tarihi 14 Mart 1950’ye kadar uzanmaktadır ve Siyonist devlete, 1948 Nekbe sırasında zorla yerinden edilen Filistinli mültecilerin mallarına, “gaip” oldukları gerekçesiyle el koyma hakkını veren 39 maddeden oluşmaktadır. Kanun, “gaip birey”i, 29 Kasım 1947’den beri gaip olan (evinde mevcut bulunmayan), tarihi Filistin topraklarında gayrimenkul veya mülk sahibi olan kişi olarak tanımlamaktadır. Kanun 1950 yılında çıkmasına rağmen hükümleri geriye dönük olarak uygulanmıştır. İlk yayınlandığında tarihi Filistin’i terk edip İsrail’in düşman olarak gördüğü bir ülkeye sığınan insanlara yönelik uygulanmıştır ki o dönemde Arap ülkelerinin çoğu düşman ülke olarak tanımlanmaktaydı.
Geçtiğimiz yıllar boyunca, Gaiplere Ait Mülklere İlişkin Kanun birden fazla kez değiştirilmiştir. Bu değişikliklerden birinde, 1965 yılında, Müslümanlara ve Hıristiyanlara ait kutsal mekanların vakıf mülklerini de kapsayacak şekilde genişletilmiştir. 1967 savaşının ardından yasada, Batı Şeria ve Gazze Şeridi’nden yerinden edilmiş kişilerin mülklerini de kapsayacak şekilde bir değişiklik daha yapılmıştır. Aynı yıl “gaip” kavramı, İsrail’le savaş halinde olmayan ülkelerdeki mültecileri de kapsayacak şekilde genişletilmiştir. Ardından iş veya başka nedenlerle işgal altındaki bir Filistin şehrinden diğerine taşınan Filistin sakinlerini de kapsayacak şekilde genişletilmiştir. Zamanla yasanın yorumlanması, İsrail’in çeşitli yerleşim uygulamalarını meşrulaştıracak şekilde genişletilmiştir. Mesela 2002’de Filistinli çiftçilerin ayrım duvarının karşı tarafındaki topraklarına erişimi engellenmiştir.
Yasanın uygulanma yöntemine gelecek olursak bu, birkaç adımda gerçekleşmektedir. Öncelikle, sahipleri zorla yerinden edilen arazi ve mülklerin mülkiyeti, işgal yönetimi tarafından “gaip” olarak tanımlananların mülklerini korumak üzere atanan bekçi olan kayyıma devredilir. Kayyım, gaip tanımını uygulama ve kimliğini belirleme konusunda mutlak yetkiye sahiptir. Kararları dokunulmaz ve geri alınamazdır. Bu, kayyım, gaip Filistinlilerden birinin kimliğini tespit etme konusunda hata yapsa bile mülkün geri verilmeyeceği anlamına gelmektedir.
İkinci adımda, mültecilere ait toprakların mülkiyeti, bu toprakları ve mülkleri Ulusal Yahudi Fonu’na devreden Kalkınma Otoritesi İdaresi olarak bilinen yarı resmî kuruma aktarılır. Ardından son adımda Fon, bu mülkleri ister Filistin’de ikamet edenler ister yeni göç etmiş ve gasp edilen Filistin topraklarına yerleşmek isteyenler olsun ilgilenen Yahudi yerleşimcilere satar.
Bu durum, Siyonist hareketin ortaya çıkardığı en önemli kurumlardan biri olan, 1948’de İsrail Devleti’nin kuruluşunun finansmanında önemli bir dayanak haline gelen “Ulusal Yahudi Fonu”ndan (JNF) bahsetmeyi gerekli kılmaktadır. Dr. İlham Şemali, “Ulusal Yahudi Fonu ve Siyonist Projeye Hizmet Etme Konusundaki Rolü” adlı kitabında, Fonun 1901 yılında, yani Balfour Deklarasyonu’nun yayınlanmasından on altı yıl önce İngiltere’de kurulduğuna işaret etmektedir. 1950 yılında İsrail şubesi kuruluncaya kadar Filistin topraklarını ele geçirmekle görevlendirilmiştir. Şemali, Siyonist hareketin öncülerinin, Siyonist projeye ait vizyonların gerçekleştirilmesini destekleyen ekonomik kurumlara sahip olmanın önemini erkenden fark ettiğini ifade etmektedir. Ulusal Yahudi Fonu, başlangıçta Filistinli veya Arap olmayan Yahudi sahiplerinden toprak satın alma konusunda rol oynayan kurumlardan biriydi. Bu anlaşmalar, dikkat çekmemek için büyük bir gizlilikle yapılmaktaydı.
Buna rağmen Ulusal Yahudi Fonu, Filistin’e İngiliz mandasının hâkim olmasından kısa bir süre sonrasına kadar önemli miktarda toprak edinmeyi başaramamıştır. İngilizler birçok yerin mülkiyetini kendi üzerlerine almış ve bunların Yahudilere devredilmesini kolaylaştırmıştır. Ayrıca Fon, arazilere el konulmasının ardından bu arazilerde yerleşim yerleri kurma ve göçmenlere uygun bir yerleşim ortamı sağlama görevini üstlenmiştir.
Gaiplere Ait Mülklere İlişkin Kanun ve tamamlayıcısı olan Arazi Mülkiyeti Kanununa ek olarak, Filistin’deki İngiliz manda kanunlarının bir kalıntısı olan ve 1943’te çıkarılan “Kamu Yararına Kamulaştırma Kanunu” da bulunmaktadır. Bu kanun, daha sonra Siyonist sömürgeci çıkarlara hizmet edecek şekilde değiştirilmiştir. Kanun, işgal yönetiminin kamu yararı, kalkınma programları ve güvenlik gerekçeleri bahanesiyle arazi ve mülklere el koymasına izin vermektedir.
Filistinliler, bu bahanelerle daha sonraları İsrail yerleşimleri ve eğitim kampları inşa edilmesi için kullanılan topraklarının çoğunu kaybetmiştir. 2022 yılında yayınlanan raporlara göre Batı Şeria ve işgal altındaki Kudüs kentindeki yerleşimcilerin sayısı 726 bini geçmiş durumdadır. Yerleşim yeri sayısı 176’ya ve ileri karakol sayısı 186’ya ulaşmıştır. İşgal yönetimi yetkilileri ayrıca halka açık parklar ve doğa koruma alanları kurma bahanesiyle on binlerce dönümlük araziye de el koymuştur.
Var Olan Gaipler
İfade ettiğimiz üzere, Filistin topraklarının ve mülklerinin Siyonistlerce gasp edilmesi süreci, birden fazla tarafın bu amaca özel hazırlanmış bir sistem içinde iş birliği yaptığı aşamalardan geçmektedir. Yerleşimcilerin Filistinlilerin mülklerine el koymasını kolaylaştıran yerleşimci dernekleriyle iş birliği içinde olan Ulusal Yahudi Fonu ve İsrail Toprakları İdaresi bu sisteme dahildir. Bu sistemde, İsrail’in tanımına göre “gaip” olmasalar bile, misyonları genellikle Filistin mahallelerinin tamamını hedef alarak buraları sakinlerinden tahliye etmeye hazır hale getirmek olan “Elad” ve “Ateret Cohanim” gibi dernekler yer almaktadır.
Bu yönteme örnek olarak Kudüs’ün doğusunu ele alalım. İki devletli çözümü savunan İsrail hareketi Peace Now, 2020’de “Kudüs’ün doğusundaki Filistinlilerin Mülklerini Ellerinden Almak için Gaiplere Ait Mülklere İlişkin Kanunun Kullanılması” başlıklı uzun bir rapor hazırlamıştır. Bu raporda, İsrail’de Gaiplere Ait Mülklere İlişkin Kanunu bir şekilde istismar etmek için kullanılan yol ve yöntemlere dair birçok belge ve tanıktan alıntılar yapılmış ve bazı İsrail yargı kararları yolsuzluk olarak nitelendirilmiştir. Bu yöntemlerden biri, yerleşimci derneklerinin, hedeflenen mülkleri gaip mülk olarak bildirmek üzere bazı kişileri görevlendirmesidir. Bu olay, kendilerine “var olan gaip” tabiri kullanılan mülkün sahibi olan ailelerin aslında burada yaşamalarına rağmen gerçekleşmektedir.
Rapora göre, gaip mülklerden sorumlu kayyım bu beyanları almakta ve bilgileri doğrulamaksızın bu mülklerin, yerleşimci derneklerine satışını yapan Ulusal Yahudi Fonu’na devredilmesi yönünde kararlar almaktadır. Sonuç olarak, işgal altındaki Kudüs’ün Filistinli sakinleri, devlet tarafından Yahudilere satıldıkları için evlerini boşaltmalarını talep eden davalarla karşılaştıklarında şaşırmaktadırlar. Bu durum Filistinlileri, topraklarının ve evlerinin sahibi olduklarını kanıtlamaları için yoğun ve masraflı bir hukuki mücadeleye sürüklemektedir.
Yine bu bağlamda Filistin İsrail Araştırmaları Merkezi, bu tür politikaların uygulanmasına örnek teşkil eden Semrin ailesinin Silvan beldesindeki deneyimi ile ilgili bir rapor sunmuştur.
Kayyım, nesillerdir bu mülkte yaşamalarına rağmen, 1980’lerin sonlarında ailenin evini gaip mülk ilan etmiştir. Mülkün sahibi Hac Musa Semrin, 1940’larda inşa edilen bu yapının mülkiyetini ölümünden önce yeğeni Muhammed Semrin’e devretmiştir. Ancak bazı yerleşimciler evin Davud Şehri yerleşimine ait olduğunu iddia edince, 1991 yılında aileye tahliye ihbarı gelmiştir. Bunun üzerine Semrin ailesi, evlerinin sahibi olduklarını kanıtlamak için kendilerine 400 bin dolara mal olan bir hukuk mücadelesine başlamıştır. Otuz yıl süren sıkıntıların ardından aile, kendilerine mülkte kalma hakkını veren bir mahkeme kararı aldırmayı başarmıştır ki bu nadiren gerçekleşmektedir.
Dr. Abdullatif Hıdır Sada, “Uluslararası Hukuk Perspektifiyle Batı Şeria’daki İsrail Yerleşimi” adlı kitabında Gaiplere Ait Mülklere İlişkin Kanunun, mülkünde mevcut olanları da kapsayacak şekilde nasıl genişlediğini, işgal yönetimine bağlı kurum ve kuruluşların yerleşimci dernekleriyle iş birliği içinde evinden bir metre dahi uzaklaşmış kişilerin “gaip” statüsüne nasıl alındığını ve böylece Filistin topraklarını terk etmedikleri halde 30.000 Filistinlinin mülklerine nasıl el koyulduğunu anlatmıştır.
Yerleşimciler, çoğu sahteciliğe dayanan çeşitli yöntemler izlemiştir. Bu yöntemlerden biri de sahipleri ölen ya da ayrılan mülklere el koymaktır. Ayrıca bazen yerleşimciler, satın almak istedikleri evlerin tapu belgelerini gizlemek veya kamufle etmek için Arap ve Filistinli komisyonculara para ödemektedirler. Son yıllarda, tek bir mülkün İsrailli bir yerleşimcinin mülkiyetine geçene kadar birden fazla kez satılması şeklinde yeni bir yöntem de izlemektedirler ki yıllar önce Silvan beldesinde 40 mülke el koyulması için kullanılan yöntem de bu olmuştur.
Konu bununla da sınırlı değildir. Yerleşimcilerin iddiaları arasında, bu evlerin mülkiyetinin, Batı Şeria ve Kudüs’ün 1948’de Ürdün’ün kontrolüne geçmesiyle birlikte mülklerini kaybeden Yahudilere ait olduğu iddiası da yer almaktadır. Bu durumda İsrail yasalarının Yahudi vatandaşlara mülklerinin iadesini talep etme hakkı vermesinden yararlanılmaktadır. Bunun bir örneği, 2021’de bir İsrail mahkemesinin Kudüs’te Eski Şehir’in doğusundaki Şeyh Cerrah Mahallesindeki Filistinlilere ait 7 evin Yahudi ailelere ait oldukları ve Ürdün makamları tarafından verilen tapu senetlerinin kabul edilemeyeceği iddiasıyla tahliye kararı vermesidir.
Kamulaştırmanın Hizmetindeki “Şiddet”
Tüm bu önlem ve çerçevelerle İsrail’in kamulaştırmak istediği toprakları ele geçirmekte başarısız olması veya mülklerinden vazgeçmek istemeyen Filistinlilerin direnişiniyle karşılaşması halinde işgal yönetiminin vazgeçemediği bir yöntem de şiddettir.
Bu gerçeğin anısına Filistinliler her yıl 30 Mart’ı “Toprak Günü” olarak kutlamaktadır. Bu tarih, 1976 yılında, İsrail işgal yönetiminin Celile’nin altı büyük köyündeki 20.000 dönümlük araziye el koymasını protesto ederken, altı Filistinlinin işgal polisinin kurşunlarıyla hayatını kaybettiği protestolara kadar uzanmaktadır.
Özellikle Celile’nin, İsrail’in toprakları yağmalama politikasını anlamımızı sağlayacak özel bir hikayesi vardır. İngiliz yazar ve siyasi analist Ben White, Middle East Monitor adlı web sitesinde 2010 yılında yayınlanan “İsrail Demokrasisinde Filistinliler: Celile’nin Yahudileştirilmesi” başlıklı bir araştırma yazısında şunlara dikkati çekmektedir: İşgal altındaki toprakların kuzeyindeki Celile bölgesini Yahudileştirmek ve Filistin kimliğinden arındırmak için İsrail’in kullandığı iki yöntem bulunmaktadır. Birincisi Filistin topraklarına el konulması, ikincisi ise yerleşim yoluyla gerçekleşmektedir.
İşgal yetkilileri Celile’deki 100 köyü “tanınmayan” olarak sınıflandırmıştır. Çünkü işgalci devlet bölgedeki belediye ve bölge meclislerini kontrol etmektedir. Bu argüman, su ve elektrik bağlantılarıyla birlikte köy altyapısını kontrol etmek için kullanılmıştır. Ayrıca ev ve okul inşaatlarına da izin verilmemiştir. Bu durum, inşaat ruhsatları olmadığı için yasaları ihlal ettikleri bahanesiyle Filistinlilerin evlerini her an yıkılma tehlikesiyle karşı karşıya getirmiştir.
White’a göre işgal devleti aynı zamanda Arap blokunu parçalamak amacıyla Filistin topluluklarının kalbinde küçük yerleşim birimleri oluşturmaya çalışmıştır. O sırada, küçük ileri karakollardaki yerleşimciler de boş durmamış, köylerin çevresinde ve sınırlarında varlıklarını kullanarak Filistinlilere baskınlar düzenlemiştir. Bu yöntem, Celile gibi 1948’de işgal edilen bölgelerden, Batı Şeria ve Kudüs’te 1967’den sonra işgal edilen bölgelere doğru yayılan bir modeldir.
Bu minvalde, geçtiğimiz temmuz ayında yerleşimciler, sahiplerinin orada olmamasından faydalanarak Kudüs’ün Silvan beldesinin Batn al-Hava semtindeki Cevad Ebu Nab’a ait evi basmıştır. Benzer şekilde, geçen Eylül ayında da yaklaşık 50 İsrailli yerleşimci, Mescid-i Aksa yakınındaki Zeytin Dağı mahallesinde Ebu’l Hava ailesine ait bir eve baskın düzenlemiş ve ailenin anlattıklarına göre yeni kiracı eve taşınamadan şafak vakti evin kapısını söküp içeri girmişlerdir.
Bu durum, Türk kanalı TRT tarafından hazırlanan ve Gazze savaşının ikinci ayında çekilen “Kutsal İşgal” adlı belgeselde de açıkça görülmektedir. Bu belgesel, geçtiğimiz günlerde yedincisi düzenlenen Al Jazeera Balkan Belgesel Film Festivali’nde En İyi Film Ödülü’nü kazanmıştır. Belgesel, en radikal ve şiddet yanlısı yerleşimci örgütlerinden olan “Hilltop Youth”un hikayesini anlatmaktadır. Örgüt üyeleri küçük yaşlardan itibaren Filistinlilere karşı şiddet uygulamak, onları öldürmek ve korkutmak üzere eğitilmektedirler. Halkı evlerini, topraklarını boşaltmaya ve göç etmeye zorlamak için hayatlarını geceleri Filistin köylerine saldırmaya ve köy sakinlerini terörize etmeye adamışlardır. 2015 yılında Filistin’in Duma köyünde henüz on sekiz aylıkken yanarak ölen bebek Ali Dawabsha’nın evini ateşe veren kişi de “Hilltop Youth” grubu üyesiydi.
İsrail işgal devletinin Gazze Şeridi’nde yürüttüğü acımasız savaşla birlikte, perde arkasında başka bir savaş yaşanıyor gibi görünmektedir. Yerleşimcilerin Batı Şeria ve Kudüs’teki Filistin topraklarına ve evlerine yönelik baskınları artmıştır. Belgeselin son bölümünde, sürekli tekrarlanan sahne olarak 42.000’den fazla Filistinlinin cesedi ve 100.000’e yakın yaralı ile halkının kendi iradesi dışında terk ettiği binlerce yıkılmış binanın yıkıntıları üzerinde Gazze Şeridi’ne en yakın yere yerleşmeye hazırlanan yerleşimcilerin bir gemiye bindiklerini görmekteyiz.
Bu yazı gazeteci Nihad Zeki tarafından yazılmıştır, çevirisi Kudüs’te Bugün ekibine aittir.
