İran’a Siyonist-Amerikan saldırısının başlamasından yalnızca bir saat sonra işgal kuvvetleri el-Halil’deki İbrahim Camii yönetimine, İsrail iç cephe acil durum talimatları doğrultusunda caminin kapatıldığını bildirdi. Bu gelişmeden bir saat sonra (28 Şubat Cumartesi günü saat 11:30’da) işgal kuvvetleri Mescid-i Aksa’ya baskın düzenleyerek Müslümanları dışarı çıkardı ve savaş gerekçesiyle “önleyici tedbir” kapsamında mescidin süresiz olarak kapatıldığını ilan etti.
Batı Şeria’daki Filistinlilerin evlerinde sığınak bulunmamaktadır. Kamusal sığınaklar da yoktur. Aynı durum Kudüs’ün doğu kesiminde de geçerlidir. 1948’de işgal edilen topraklardaki Filistinlilerin en az %46’sının da herhangi bir hava saldırısından korunabilecekleri bir yer bulunmamaktadır. Bu oran işgalci İsrail devletinin verilerine dayanmaktadır. Kısacası, ibadet edenleri mescitten men edip evlerinde, çarşılarda, sokaklarda ya da iş yerlerinde tutmak onları daha güvenli kılmamaktadır. Gazze’deki soykırım savaşının ardından İsrail makamlarının herhangi bir Filistinlinin güvenliğini önemsediği iddiası artık sadece gülünç değil, hasta edecek cinstendir.
Mescid-i Aksa ve İbrahim Camii’nin bu şekilde hedef alınması, mevcut Siyonist hükümetin ve genel olarak Siyonist sağın benimsediği dini yer değiştirme (ikame) anlayışından kaynaklanmaktadır. Bu anlayışa bugün Siyonist toplumda lider konuma gelen Dini Siyonizm akımı öncülük etmektedir. Bu akım Mescid-i Aksa’yı “Tapınak Tepesi” olarak görmekte, bu isim anıldığında zihinsel bir ikame işlemi yaparak mevcut mescidi silip yerine mabedi tasavvur etmektedir. Aynı yaklaşım İbrahim Camii için de geçerlidir. Siyonist sağ kanat burayı “Makpela Mağarası” ya da “Yahudi halkının atalarının mezarı” olarak görmektedir.
Özetle, iç cephe acil durum uygulamalarının bu iki mescide dayatılmasının iki amacı vardır:
Birincisi, mescitlerin açılıp kapatılmasına yalnızca İsrail hükümetinin karar verdiği iddiasıyla İsrail egemenliğini pekiştirmektir. Böylece Mescid-i Aksa’da Ürdün Vakıflar Heyeti, İbrahimi Camii’nde ise Filistinli vakıf yönetimi etkisizleştirilerek dayatılan uygulamaların pasif muhatabı konumuna itilecektir. İkincisi ise özellikle Mescid-i Aksa’yı ibadet edenlerden boşaltarak tecrit etmektir. Ramazan ayında kapatılması, istenildiği herhangi bir zamanda da benzer bir tecritin mümkün olduğuna dair canlı bir manevradır.
Bu kapatmanın tehlikesi iki açıdan anlaşılabilir:
1. Aksa’nın açılıp kapatılmasını kontrol altına alma yönündeki tarihsel girişim: Mescid üzerindeki açma-kapama yetkisinin Vakıflar Heyetinden alınma çabası on yılı aşkın süredir devam etmektedir. Açıklık getirmek adına son üç aşamasına değinelim:
İlki 14 Temmuz 2017’de, “Cebbarin üçlüsünün” eylemi sonrasında Esbat Kapısı Direnişi’ni başlatan süreçtir. Aksa kapılarında namaz kılma kararı, Kudüslü ve Filistinli halkın iradesine dönüşmüştür. Bu halk iradesi elektronik kapıların kaldırılmasını ve Aksa’nın açılmasını dayatmıştır.
İkinci aşama 23 Mart 2020’de yaşanmıştır. Bu süreçte, geniş ve açık bir alan olan mescitte sosyal mesafenin sağlanabileceği gerçeğine rağmen, işgalin şartlarına uyularak Aksa korona gerekçesiyle kapatılmıştır. Bu kapatma Ramazan ve Ramazan Bayramı sonrasına kadar yani 31 Mayıs 2020’ye dek sürmüş; o sırada Kudüs çarşıları ve Eski Şehir alışveriş yapanlarla dolup taşmıştır.
16 Eylül 2020’de Yahudi bayramları döneminde hükümetin Kovid kısıtlamalarını sıkılaştırma kararı üzerine benzer bir kapatma yeniden gündeme gelmiş ancak Vakıflar Heyeti son anda gelen halk tepkileri ve baskılar nedeniyle namazın askıya alınması kararından geri adım atmıştır. Bunun üzerine işgal polisi Aksa dışındaki hareketi kısıtlayarak fiili bir kapatma uygulamıştır.
Vakıflar Heyetinin Aksa kapılarını kapatma yetkisinin fiilen ve nihai olarak alınmasının üçüncü aşaması ise İran’la yaşanan on iki günlük savaş sırasında gerçekleşmiştir. 13–25 Haziran 2025 tarihleri arasında Aksa kapatılmıştır.
Bugün ise bu hazırlıkların ardından Aksa’nın süresiz olarak tamamen kapatıldığı ilan edilmekte; bu durum işgal hükümeti için adeta yerleşik bir yetki haline getirilmektedir.
II. Savaştan önce Ramazan ayında Aksa’ya yönelik saldırıların genişletilmesine dair hazırlıklar: İşgal yönetimi Ramazan ayını, tasfiye mekanizmasını sınadığı bir ay olarak görmektedir. Ramazanda dayatılabilen her tür Yahudileştirme uygulaması, Ramazan sonrasında katbekat artırılabilmektedir. Nitekim işgal, Ramazandan hemen sonra, 1–8 Nisan 2026 tarihleri arasındaki Pesah bayramı süresince yeni bir saldırı dalgası planlamakta; bunun merkezinde Aksa’da kurban ibadetini dayatma hedefi bulunmaktadır.
İran’a yönelik saldırıdan önce Ramazanın ilk on gününde Aksa’da şunlar yaşanmıştır:
1. Mescid-i Aksa’nın yönetim yapısını değiştirme girişimi; ibadet edenlerin ve çalışanların tüm ihtiyaç malzemelerinin, Vakıflar Heyeti Başkanı’nın işgal kuvvetleri önünde ifade verene kadar içeri sokulmasının durdurulması.
2. Ramazan ayında baskın süresinin tam bir saat arttırılması. Bu durum Ramazandan sonra benzer bir artışın önünü açmakta ve Aksa’da dayatılan zamansal bölünmenin kapsamını genişletmektedir.
3. Mekansal bölünme yönündeki Siyonist girişimin yeniden canlandırılması. Daha önce 17 Şubat 2019’da işgal devletinin koparmaya çalıştığı Bab’ür Rahme Mescidi’ne en yakın yer olan Darü’l-Hadis’in hedef alınması. O tarihte Bab’ür Rahme Direnişi bu girişimi engellemişti.
4. Ramazanın ilk iki cuma ve cumartesi gecesinde itikafın yasaklanması. İtikafa niyetlenenleri çıkarmak için tüm teçhizatıyla Kıble Mescidi önünde konuşlanan bir özel kuvvet taburuyla ibadet edenlerin tehdit edilmesi.
5. Mescid-i Aksa’yı Siyonist yapıdaki resmi hahamlığın yetkisi altına sokmayı öngören bir yasa tasarısının gündeme getirilmesi.
6. İşgal polisinin ibadet edenler üzerindeki baskısının her gün daha da derinleştirilmesi; silahlı yaya devriyelerin başlarının üzerinde dolaşması, namaz saflarının arasında durması, günlük olarak arama, gözaltı ve fiziksel saldırılar gerçekleştirmesi.
Savaştan önce yerleşimci platformlarından Aksa’nın Müslümanlara tamamen kapatılması yönünde açık kışkırtmalar yapılmıştı. Bu da savaş gerekçesiyle Aksa’yı kapatma eşiğine geçilmesinin, sözde ihtiyati tedbirler ya da güvenlik iddialarından değil; yerleşimcilerle hükümet arasında uyum içinde yürütülen ve Yahudileştirme politikalarını taçlandıran bir sürecin sonucu olduğunu göstermektedir.
Bu olgular ve hazırlıklar ışığında, Aksa’nın kapatılması bir savaş eylemi olarak okunmalıdır. Bu, saldırının başlamasıyla birlikte gerçekleştirilmesi planlanan önceden tasarlanmış bir hedeftir ve işgal devletinin Ramazanın ilk on gününde zaten ilerlettiği dört ana Yahudileştirme hattında ilerlemenin zeminini döşemektedir. Bu uzun vadeli hatlar şunlardır: Mescit yönetimi üzerinde tam hakimiyet kurmak, zamansal bölünme uygulamalarını genişletmek, mekansal bölünme mücadelesini yeniden alevlendirmek ve güvenlik kontrolünü derinleştirerek ritüel uygulamalarını, mabedin fikri inşasının temeli olarak, fiziki bölünmeye hazırlık mahiyetinde pekiştirmek.
Sonuç olarak açıkça görüldüğü üzere Aksa’nın kapatılması, yumuşak araçlarla yürütülen bir savaş eylemidir. Buna karşı koymak ve mümkün her yolla bu girişimleri ve planları boşa çıkarmak gerekmektedir.
Bu yazı Kudüs Araştırmaları Uzmanı Ziyad Ibhais tarafından kaleme alınmıştır, çevirisi Kudüs’te Bugün ekibi tarafından yapılmıştır.
