Alıntı: Ancak gerçekler gösteriyor ki halkların hareketi bu şekilde yürümez ve kaba kuvvet, Aksa’da ribat fikri gibi toplumsal ve düşünsel bir akımı bu kadar kolayca silemez. Nitekim murabıtlar, Mescid-i Aksa’da ribat tutmak için İsrail’in kendilerine izin vermesini ve bedel ödememeyi bekliyor olsalardı; kendilerine en başından bu adı vermezlerdi.
Mescid-i Aksa’daki ribat (nöbet/direniş) hareketi, her zaman mescidin savunulmasında ve direnişinde en önemli unsurlardan biri olarak kabul edilmiştir. Murabıtlar, Mescid-i Aksa’yı ele geçirme projelerinde radikal Tapınak Grupları mensubu yerleşimcilerin ilerlemesini engelleyen temel taş olmuştur.
Yerleşimcilerin baskınları sırasında mescit içindeki tekbir sesleri ve ilim halkaları, işgalcileri rahatsız eden ve Aksa genelindeki hareket alanlarını daraltan dikkat çekici manzaralardandı. Hatta işgal polisinin, Aksa’daki durumun yerleşimcilerin güvenliğini tehdit edebilecek çatışmalara dönüşmesinden korkması ve murabıtların baskısı nedeniyle baskın rotalarının birkaç kez değiştirildiği durumlar yaşanmıştı. Nitekim 10 Mayıs 2021’de (Ramazan’ın 28. günü), Radikal Tapınak Gruplarının dini ritüellerini mescit içinde alenen gerçekleştirme girişiminin arifesinde Aksa’da yaşanan şiddetli çatışmalar, aynı gün tüm Filistin topraklarına yayılan ve Kudüs Kılıcı Savaşı olarak bilinen kapsamlı bir silahlı çatışmaya dönüşmüştü.
Mescid-i Aksa’daki son olaylar ve 2023 yılında Gazze Şeridi’ne yönelik soykırım savaşının başlamasından bu yana geçen son üç yılda tırmanan saldırılar; gerek Kudüslülerden gerek 1948 topraklarında yaşayan Filistinlilerden gerekse Filistinli olmayan Müslüman ziyaretçilerden oluşan murabıtların mescitten neredeyse tamamen çekildiği izlenimini verdi. Oysa geçmiş yıllarda Filistinli olmayan Müslüman ziyaretçilerin Mescid-i Aksa üzerindeki kuşatmayı kırma konusunda belirgin rolleri olmuştu. Nitekim yıllar önce bir grup Türk ziyaretçinin Esbat Kapısı dışında toplanarak girişleri engellenen bazı murabıtları Mescid-i Aksa’ya zorla soktuğu görülmüştü.
Radikal Haham Yehuda Glick, o dönemde murabıtlara karşı en çok provokatif eylemlerde bulunan isimlerden biriydi ve baskınlar sırasında cami içinde “Allahuekber” sesini duymaktan şikayet ediyordu. Bu nedenle Glick, baskınları sırasında Aksa’daki “sözde sessizliği” övdüğü videolar yayınlayarak murabıtların sahneden çekilişini kutladı.
Bugün gördüğümüz genel tabloda, Mescid-i Aksa’da ilim halkalarından ve murabıtlardan neredeyse tamamen yoksun bir boşluk göze çarpıyor. Buna ek olarak işgal güçlerinin çoğunun girişini engellediği Mescid-i Aksa’nın resmi muhafızlarının durumu da vahimdir. Bazı günlerde işgal polisinin koruması altında mescit genelinde yüzlerce yerleşimci bulunurken Aksa içerisinde görevli, muhafız ve yaşlı cemaat dahil Kudüslülerin sayısının elliyi geçmediği belgelenmiştir.
Bu durum Mescid-i Aksa’da yaşananların perde arkasına aâkıf olmayanlar arasında soru işaretlerine yol açmış, hatta bazılarının özellikle Gazze’deki soykırım savaşından bu yana Kudüslüleri Aksa’da bulunmaktan ve ribat tutmaktan geri durmakla suçlamasına kadar varmıştır.
Neler olup bittiğini anlamak ve İsrail siyasetinin Aksa’daki murabıtları etkisiz hale getirmek, son yıllarda mescidi koruma adına günün her saati üstlendikleri rolleri yerine getirmelerini engellemek için nasıl çalıştığını görmek ve işgal polisinin son on beş yılı aşkın süredir ribat hareketiyle mücadelede kullandığı yöntemlerin tam bir haritasını çıkarmamız gerekir.
Nitekim bu hareket, işgal polisinin Eylül 2000’de başlayan Aksa İntifadası’ndan itibaren üç yıl süren yasağın ardından yerleşimcileri Mescid-i Aksa’ya zorla sokmaya yeniden başlamasıyla eş zamanlı olarak, yaklaşık yirmi yıl önce, mescidi korumak adına, “mescitte kalmak/sebat etmek” anlamından mülhem ribat adını alarak fiilen başladı.
O dönemdeki ribat, kurumsal bir nitelik taşımasıyla öne çıkıyordu; yani Kudüs’teki resmi kurumlar ve 1948 topraklarındaki Filistinliler tarafından tam bir organizasyon ve himaye altındaydı. Bu, çeşitli kurumlar tarafından başlatılan ve Mescid-i Aksa İlim Halkaları (Mesâtıbu’l-İlm) adı verilen başarılı bir proje aracılığıyla gerçekleşmişti. Projenin fikri, sabah saatlerinde düzenlenen baskınlarla eş zamanlı olarak Mescid-i Aksa’nın tüm avlularına yayılan namazgahlarda ilim halkaları kurmaya dayanıyordu. Böylece sabah saatlerinde çok sayıda cemaatin Aksa’ya çekilmesi ve yerleşimcilerin mescidi tek başlarına parsellemelerinin önüne geçilmesi hedefleniyordu.
Bu proje, mescidin korunmasına ve özellikle 2012 ile 2014 yıllarında çok sayıda baskının engellenmesine katkıda bulundu. Bu durum, işgal makamlarının ribat hareketini bastırmak amacıyla 48 topraklarındaki İslami Hareket’in Kuzey Kanadı’nı ve kurumlarını kanun dışı ilan etmesine ve bu kurumsal ribatın tüm kanallarını kapatmasına yol açtı. Bunu müteakip, murabıtların kanun dışı ilan edilmesi ile ribat ve murabıtların yasaklı bir örgüt olarak sınıflandırılması izledi. Buna verilen yanıt ise Kudüs’te 2015 yılında patlak veren ve üçüncü bir intifadaya dönüşme eğilimi gösteren Bıçak Ayaklanması (Hebbetü’s-Sekâkîn) oldu.
Bu sınıflandırma karşısında Aksa’daki ribat hareketi, kurumsal olmayan kolektif bir akıma dönüştü; yani belirli bir kuruma bağlı olmayan toplumsal bir akım haline geldi. Bu durum İsrail güçlerinin hareketi engellemesini ve takip etmesini zorlaştırdı. İsrail güçleri bu nedenle, hareketi zayıflatmak ve ribatı tamamen durdurmak umuduyla medyada en çok öne çıkan murabıtları bireysel olarak takip etmeye ve hedef almaya başlamak zorunda kaldı.
Bu politika, son derece yavaş ilerlemesine rağmen yurt dışından gelen Müslüman ziyaretçilerin müdahalesi olmasaydı neredeyse başarılı olacaktı. Özellikle 2019’daki Babü’r Rahme Direnişinden sonra Avrupa/Batı pasaportu taşıyan ve turist sıfatıyla giriş yapan bu ziyaretçiler Mescid-i Aksa’daki ribatın önemli bir can damarını oluşturmaya başladı. Bu durum 2022 yılından itibaren işgal polisinin onları da hedef almasını gerekli kıldı. İşgal polisi, “Müslüman” tanımını yeniden yaparak bu tanımı yalnızca Filistinlilerle sınırlandırdı; Filistinli olmayan Müslümanlara ise Müslüman olmayan turist muamelesi yapmaya başladı. Onlara, mescide girişlerinin “turist” sıfatıyla yalnızca baskın saatlerinde yapılabileceğini bildirdi. İşin ilginç yanı, bu politikanın uygulanmasına teorik olarak en zor uyruklardan biri olan İngiltere vatandaşlarıyla başlanmış olmasıydı.
İsrail, iki ülke arasındaki köklü ilişkiler nedeniyle vatandaşlarına farklı muamele etmesi gereken bir devleti hedef almayı amaçlamış olabilir. Daha sonra bu uygulamayı Güney Afrika’dan Kanada’ya, Avustralya’ya ve son olarak son üç yılda Türkiye’ye kadar diğer uyruklara da yaygınlaştırdı.
Tüm bunlarda İsrail önce adımı atıyor, ardından uluslararası tepkiyi ölçmek için bekliyordu. Söz konusu devletlerden kendi vatandaşlarına yönelik güçlü bir tepki görmeyince başka bir ülkenin vatandaşlarını hedef almaya geçiyordu.
Bu politikalar sayesinde işgal makamları, 7 Ekim olaylarından önce bile Mescid-i Aksa’daki ribat hareketinin etrafındaki çemberi hem içten hem dıştan daraltmayı başardı. Ancak Gazze Şeridi’ne yönelik soykırım savaşı bardağı taşıran son damla oldu. Kudüs’teki işgal makamları; ordusunun Gazze’de öldürme, yakma ve yıkma konusundaki zıvanadan çıkmış halinden ve hapishanelerdeki polisinin esirlere yönelik eziyet, aç bırakma ve hatta öldürme boyutuna varan kontrolden çıkmış tutumundan yararlanarak Kudüs toplumunda Nekbe’den bu yana görülmemiş bir dehşet şoku yarattı.
Hesap sorulabilirliğin tamamen ortadan kalkmasıyla birlikte, İsrail’in aşırı sağcı hükümeti bundan faydalanarak ribat hareketine ve Mescid-i Aksa’da namaz kılınmasına benzeri görülmemiş, baskıcı bir kuşatma uyguladı; amacı Aksa’nın can damarını tamamen kesmekti. Artık Mescid-i Aksa’ya giriş yasağı kararlarının dağıtılması hiçbir mantık veya kritere dayanmadan yapılıyordu.
Gözlemciler, polisin ikindi namazı sırasında Kıble Mescidi’ne girip namaz esnasında ilk safta duran tüm cemaate toplu olarak Mescid-i Aksa’dan uzaklaştırma kararları dağıttığı bir olayı belgeledi! Artık Mescid-i Aksa kapılarında duran herkes bir haftadan altı aya kadar değişen sürelerle mescide girişini engelleyen, önceden imzalanmış bir kağıdı almaya açık hale geldi.
Bu yasak kararlarının onaylanması için eskiden olduğu gibi polis müdürünün onayına gerek kalmadı; kapılardaki herhangi bir polisin, hiçbir neden göstermeksizin “güvenliği koruma” bahanesiyle ki bu son derece muğlak ve kolay yorumlanabilen bir ifadedir istediği kişiyi, istediği zaman ve istediği şekilde Aksa’ya girmekten menetmesi yeterli hale geldi.
Tüm bu önlemler onlarca yıldır İsrail’in dünya karşısındaki imajına son derece önem vermesine, kendisini bir hukuk ve demokrasi devleti olarak gösterme çabasına alışmış olan Kudüs ve 48 topraklarındaki Filistin toplumunda bir şok yarattı. Bu nedenle toplumun, İsrail’in dünyadaki çirkin gerçek yüzünün ortaya çıkmasını artık umursamadığı gerçeğini idrak etmesi zaman alacaktır ve zamanı geldiğinde Filistin toplumunun durumun gerektirdiği şekilde hareket etmesi kaçınılmazdır. Bu yüzden İsrail bugün, Filistin toplumunun uyanışından ve bu eski-yeni faşist sisteme başkaldırmasından önce zamanla yarışmaktadır.
Avrupalı ve Türk Müslümanlara gelince; soykırım savaşı nedeniyle İsrail ile bu ülkeler arasında hüküm süren şiddetli gerginlik ve kopukluk -İsrail ile İrlanda ve İsrail ile Türkiye arasındaki durum gibi- İsrail’i, hükümetlerinin İsrail’e yönelik politikalarına bir tür misilleme olarak bu ülke vatandaşlarının mescide ulaşımını engellemeye teşvik etti. Nitekim Türkiye bu hususta başı çekmektedir.
Gerçekte bu durum, söz konusu ülkelerin ve vatandaşlarının tutumlarını zayıflatmaktan ziyade İsrail’in Mescid-i Aksa’da görmekten sevinç duyduğu kişiler ile varlığından nefret ettiği kişiler arasında artık ayrım yapan Kudüslülerin gözünde onları daha da güçlendirmektedir. Bu da Filistinliler nezdinde kendi başına bir kabul ve reddetme kriteri sayılmaktadır.
İşgal yönetimi şu anda Aksa’yı zamansal olarak bölme fikrini, bunu fiili bir durum olarak benimsetmenin zamanı geldiği düşüncesiyle ele alıyor. Kudüslüler üzerinde yarattığı şoku, ribat halinin tamamen yok olduğu ve Filistinlilerin Mescid-i Aksa’daki bu yeni fiili durumu kabul ettiği bir aşamaya ulaşmak için kullanmaya devam ediyor.
Ancak gerçekler gösteriyor ki halkların hareketi bu şekilde yürümez ve kaba kuvvet, Aksa’da ribat fikri gibi toplumsal ve düşünsel bir akımı bu kadar kolayca silemez. Nitekim murabıtlar, Mescid-i Aksa’da ribat tutmak için İsrail’in kendilerine izin vermesini ve bedel ödememeyi bekliyor olsalardı; kendilerine en başından bu adı vermezlerdi.
https://www.aljazeera.net/opinions/2026/9/30/%d8%a3%d9%8a%d9%86-%d8%a7%d9%84%d9%85%d8%b1%d8%a7%d8%a8%d8%b7%d9%88%d9%86-%d9%81%d9%8a-%d8%a7%d9%84%d9%85%d8%b3%d8%ac%d8%af-%d8%a7%d9%84%d8%a3%d9%82%d8%b5%d9%89Bu yazı Kudüs Araştırmaları Uzmanı Dr. Abdullah Maruf tarafından Al Jazerra için kaleme alınmıştır, çevirisi Kudüs’te Bugün ekibine aittir.
