Yerleşimcilerin, Mescid-i Aksa’da açıkça ritüellerini gerçekleştirmeleri ve “Tapınak inşa edilecek” sözlerini içeren meşhur şarkı eşliğinde kışkırtıcı danslarını sergilemeleri, Aksa’nın 40 gün süren ve sekiz asırdan beri en uzun süreli kapanışının ardından yeniden ibadete açılmasından bu yana, gerçekten de şok edici ve ağır bir görüntü oluşturmaktadır.
Aksa bu kadar uzun bir süre sonra, tıpkı kapatılmasının da tek taraflı olarak işgalciler tarafından gerçekleşmesi gibi aslında Vakıflar İdaresi’ni temsil eden İslami makamların kararıyla değil, işgal polisinin ve iç cephesinin kararıyla gerçekleşmiştir. Bu yüzden insanların buna sevinmediğine şahit olduk.
Burada dikkat çeken nokta, aşırı sağcı İç Güvenlik Bakanı Itamar Ben-Gvir’in, Mescid-i Aksa’nın yeniden açılmasından bu yana iki kez bizzat baskın düzenlemiş olmasıdır. İkinci baskın, daha öncekilerden farklı olarak, ilk kez halka açık bir şekilde ibadet etmek amacıyla gerçekleştirilmiştir.
Aksa’da haftalardır yaşananlara dair bu kasvetli ve karanlık tablo, abartılı olmayıp gerçeği yansıtsa da, bu görüntünün ayrıntılarında gizli olumlu bir yön de yatmaktadır.
Bu yazı, Kudüslülerin dikkatini bu olayın tüm boyutlarına çekmeyi, içler acısı gerçeği değiştirme ve işgale karşı durumu tersine çevirme olasılığını ortaya koymayı ve muhafızlara gerçek potansiyelleri hakkında bir fikir vermeyi amaçlamaktadır.
Bu olayların bağlamıyla ilgili, işgalcilerin vermek istediği mesajdan farklı bir tablo veya farklı bir bakış açısı sunabilecek birkaç noktaya değineceğiz:
Birincisi, Aksa’nın yeniden açılmasının ardından içindeki Müslüman varlığının belirgin bir şekilde artmış olmasıdır. Sanki Kudüslüler, kapalı kaldığı kırk gün boyunca, Aksa’sız yaşamanın ne demek olduğunu anlamışlar ki bu, hiç alışık olmadıkları bir durumdu ve belki de son altmış yıl boyunca bunun bir gerçeklik olarak karşlarına çıkmasını hiç beklemiyorlardı.
Bu yüzden, kapatma kararı İsrail için ters etki oluşturmuş olabilir. Bu kapatma, işgal yönetiminin, Kudüslülere boyun eğdirip Aksa’nın hayatlarının bir parçası olmamasına alışmalarını sağlaması yerine, Kudüslüleri uyandıran ve neler olabileceğine, Aksa’sız Kudüs’te hayatın nasıl olabileceğine dair onları uyaran bir tokat olmuş ve ona olan bağlılıklarını daha da derinleştirmiştir.
Bu yüzden, Aksa’daki cemaatin sayısında, özellikle de kapatılmasından önce nispeten az olan öğle ve ikindi namazlarında, o günlere kıyasla belirgin bir artış gözlemlenmiştir. Ayrıca, Aksa’nın yeniden açılmasının ardından, kapanmadan önce görülmeyen bu manzaranın aksine, Aksa içinde Müslümanların sayısının ve avlularında çeşitli saatlerde kalabalığın belirgin bir şekilde arttığı gözlemlenmiştir.
Bazı radikal Tapınakçı gruplar, bu durumun geçici olduğunu ve birkaç günden fazla sürmeyeceğini düşünürken, bu satırların yazıldığı anda hâlâ devam etmektedir. Bu da, Kudüslüler ile Aksa arasındaki duygusal ve dini bağın, İsraillilerin umduğu gibi zorla kolayca koparılamayacağını veya zayıflatılamayacağını göstermektedir.
Bu konuda dikkat çeken bir başka nokta da, aşırı sağcı bakan Itamar Ben-Gvir’in Mescid-i Aksa’ya ikinci kez girişi -ve burada açıkça dua edişi- her zamanki gibi tek başına gerçekleşmemiştir. Aksine Kudüs halkının kendisine çok yakın mesafede olduğu gözlemlenmiştir. Kudüslüler, Kubbetü’s Sahra’nın avlusunun en üst basamaklarında durmuş ve işgal polisinin uyarılarına rağmen Ben-Gvir ve korumalarından uzaklaşmayı reddetmişlerdir.
Buna ek olarak, bazı gözlemcilerin kulağına, işgal makamlarının Vakıflar İdaresi’nden bazı çalışanları sorguya çektiği ve bazılarının Aksa’ya girişini engellediği bilgisi ulaşmıştır. Bunun tek nedeni, Ben Gvir’in Aksa’ya baskın yapacağı haberini yaymış olmalarıdır. İşgal makamları, bu haberin yayılmasının Ben Gvir’in hayatı ve Aksa içindeki durum için tehlike oluşturabileceğini iddia etmektedir. Oysa baskın önceden duyurulmuş ve kayda alınmıştır.
Bu durum, işgalcilerin Aksa’ya karşı hâlâ bir korku duyduğunu ve Aksa ile aralarındaki psikolojik engelin varlığını koruduğunu göstermektedir. Oysa Ben Gvir, sadece birkaç gün önce Aksa içinde radikal Tapınak Gruplarına mensup bir hahamla yaptığı röportajda, “Mekanın sahibi olduğunu hissettiğini” övünerek söylemişti. Şu an ise, Mescid-i Aksa’ya giriş haberinin yayılmasından endişe duymaktadır. Çünkü bölgedeki tüm önlemlerine ve eylemlerine rağmen, Aksa’yı kontrol altına alamamakta ve içerideki Müslümanların sayısını azaltamamaktadır.
Burada dikkat çeken bir başka nokta da işgal güçlerinin şu ana kadar her türlü yolu kullanarak bayraklarını ve seslerini yükseltip, Aksa’daki ezan sesini kısmaya çalışarak, Aksa yönetimini zorla kontrol altında tuttuğunu göstermeye çabalamasıdır. Hatta sözde Bağımsızlık Günü kutlamalarında bile, bazı yerleşimciler daha önce yaşananlardan daha fazla ses çıkarmaya çalışmışlardır. Ancak bu yıl tüm çabalarına rağmen, geçen yıl Gazze’ye yönelik soykırım savaşı sırasında Aksa’da sergiledikleri görüntüyü tekrarlayamamışlardır.
Bu adımlar, aslında İsrail’in Kudüs’teki tarihsel, siyasi ve toplumsal gerçeklerle yüzleşememe sorunun olduğunu göstermektedir ki bu gerçeklerin en somut örneği Kudüslü vatandaşlardır.
Görüldü ki Kudüslüler, işgalcilerin Gazze Şeridi’ne yönelik soykırım savaşında yarattığı dehşet şokunun doğal bir sonucu olarak ortaya çıkan sessizliklerine ve Ben Gvir’in hapishanelerdeki tutuklulara karşı işlediği suçlara rağmen bu mücadelede Aksa’yı yalnız bırakmamışlardır. Aksa, hâlâ Kudüslülerin en büyük kaygısı, birincil sorumluluğu ve Kudüs’teki yaşamlarının merkezidir. Son olaylar bize işte bu düşünceyi ortaya koymaktadır ve bu hiç de abartılı değildir. Çünkü satır aralarında ortaya çıkan bu gözlemlerin çoğu, olup bitenleri açıklayan ve olayların ardındaki gerçekleri ortaya çıkaran pek çok hakikati barındırmaktadır.
Bazıları, İsrail’in Aksa’nın idaresini ele alma konusunda kaydettiği büyük ilerlemeye ve İslami Vakıflar İdaresi’ni marjinalleştirmesine rağmen, neden şu ana kadar Aksa üzerinde tam kontrol sağladığını ilan edemediği ve İsrail mülkü olarak ele alamadığı sorusunu sormaktadır. Bunun nedeni basittir: Şu ana kadar işgal yönetimini kontrol eden psikolojik bir engel ve bariyer bulunmaktadır.
Burada, Arap ve Müslüman halklarının iyice kavraması gereken çok önemli bir noktaya değinmek gerekir. Mescid-i Aksa’nın mülkiyetinin yalnızca İslam’a ait olduğu konusu, Filistinliler, Araplar ve Müslümanlar arasında üzerinde uzlaşılan bir konudur.
Ancak Aksa’ya girme ve orada dua etme konusu, bugün bile İsrail’deki farklı kesimler arasında, özellikle de Yahudi dini partiler ve güçler ile Yahudilerin Aksa’ya girmesini yasaklayan Haredi kesimi, geleneksel Yahudi dini otoriteler ve İsrail Başhahamlığı arasında bile, beklenen dini arınmanın sözde kırmızı ineğin külleriyle sağlanana kadar bir fikir birliği sağlanamamıştır.
ABD’nin Teksas eyaletinden gelen radikal haham Tzahi Mamo’nun Şilo yerleşim yerine getirdiği üç kırmızı inek bile, bu otoritelerin inandığı dini metinlere göre İsrail topraklarında doğmadıkları için, Haredi ve resmi hahamlık otoriteleri tarafından henüz tanınmamış ve kabul edilmemiştir.
Dolayısıyla, Aksa’ya zorla girme ve buranın tümüyle kontrol altına alınması meselesi, en azından şu anda İsrail’de fikir birliği sağlanmış bir konu değildir. Ancak genel olarak İsrail toplumunda, Yahudiler için sözde ibadet hakkının güvence altına alınması gerektiği konusunda neredeyse tam bir fikir birliği bulunmaktadır.
Burada iki meseleyi birbirinden ayırmamız gerekir. Dini Siyonizm akımı ile Batı Şeria’daki radikal hahamların istediği şey, Aksa’yı şu anda ve derhal, el-Halil’deki İbrahim Camii’nde olduğu gibi tamamen kontrol altına almak ve Üçüncü Tapınak’ın inşasına başlamaktır. Şu anda Netanyahu hükûmetinde iktidarı ele geçirmiş olmalarıyla ve Trump ve Evanjelik akımın desteği ile yaşadıkları bu tarihi fırsat sona ermeden önce bunu gerçekleştirmek istemektedirler. Bu konu, şu anda İsrail’in farklı kesimleri arasında en önemli tartışma konusudur.
Bilinmelidir ki, bazı İsrailli kesimlerin bu konuyu reddetmesinin nedeni, bunun yani daha önce bahsettiğimiz, kendileriyle Mescid-i Aksa arasındaki psikolojik engelin İsrail’in güvenliği üzerinde oluşturacağı etkilerden duydukları endişedir.
Bu da bizi daha önce değindiğimiz temel bir noktaya götürmektedir: Bu süreçte şüphesiz en büyük eksiklik, Kudüslülerdir. Bu da onlara, Mescid-i Aksa’yı işgal yönetiminin eylemlerinden koruyan bu engeli muhafaza etmek ve hatta bölgedeki İsrail eylemlerinin şiddetinin artmasına paralel olarak işgale karşı halkın caydırıcılığını artırmak gibi büyük bir rol ve sorumluluk yüklemektedir.
İsrail, Aksa’ya ulaşabilmek ve tamamen kontrol altına alabilmek için Kudüslülerin direnişini kırmanın şart olduğuna inanmaktadır. Dolayısıyla top her zaman Kudüslülerin sahasındadır. Aksa’yı korumak için işgalcilere karşı kararlılıkla direnerek projelerini geciktirebilirler. Bugün zaman işgalcilerin değil, bizim lehimize işlemektedir ve Filistin halkı bu denklemi iyi anlamalıdır.
Tıpkı Ebu’l Alâ el-Mearri’nin dediği gibi:
Siz öylece dururken felek emre amade dönmekte / Ve siz planlar yaparken kader size gülmekte…
Bu yazı Kudüs Araştırmaları Uzmanı Dr. Abdullah Maruf tarafından kaleme alınmıştır, çevirisi Kudüs’te Bugün ekibine aittir.
