Bölge, devam eden savaş haberleriyle meşgulken, Filistinliler, güvenlik bahanesiyle Ramazan ayının ortasından beri Mescid-i Aksa’nın tamamen kapatılmasını ve namaz kılanların Aksa’ya girişinin engellenmesini takip ederken ve Kudüs’teki Sahira Kapısı önünde baskıya maruz kalırken; Knesset’te, Mescid-i Aksa’nın kontrolü konusunda uzun vadeli etkileri olacak olan ve herhangi bir gürültü koparmadan, belki de mevcut savaşın sona erdiği ilan edilmeden önce bile gerçeklik kazanması beklenen, Batı Duvarı (Burak Duvarı) Yasası’nın onaylanmasını ve yürürlüğe girmesini hızlandırmak için hummalı çalışmalar devam etmektedir.
Bu yasanın kabul edilme sürecinin ardındaki nedenleri ve son gelişmeleri analiz etmeye başlamadan önce, yasanın boyutlarını ve anlamını kavramak gerekmektedir. Çünkü bu yasa, özünde kutsal yerlere saygı gösterilmesini ve kutsal yerlerin kirletilmemesini öngören 1967 tarihli Kutsal Yerler Yasası’nın değiştirilmesi niteliğindedir. Bu ifade elbette, Yahudi inancına göre kutsal yerlere odaklanan “kirletme” kavramının Yahudi dini yorumuna atıfta bulunmaktadır.
Bu öneride yeni olan şey, İsrail’deki resmi Baş Hahamlığa Yahudi kutsal mekanlarının “kirletilmesi” kavramını yorumlama konusunda münhasır yetki vermesi ve Baş Hahamlığı bu bağlamda tek otorite haline getirmesidir.
Adının Burak Duvarı ile anılmasının nedeni, (sağcı Haredi partileri tarafından temsil edilen) geleneksel Yahudi mezhepleri ile bazıları sol ve merkez sola eğilimli olan Yahudi reform hareketlerinin ileri gelenleri arasındaki çatışmanın tam ortasında yer almasıdır. Bu reform hareketleri, kadınlara şu anda ayrılmış olan dar alan yerine hem coğrafi hem de pratik açıdan Burak Duvarı bölgesinde daha geniş bir dua alanı tahsis edilmesini istemektedir. Ancak bu, geleneksel Haredi Yahudi otoriteler tarafından dini nedenlerle reddedilmektedir.
Knesset’in şu anda üzerinde çalıştığı yasa tasarısı, geçtiğimiz 25 Şubat’ta ilk okumada onaylanmış ve o tarihten itibaren, aşırı sağcı Bezalel Smotrich liderliğindeki Dini Siyonizm partisinden Milletvekili Simcha Rothman’ın başkanlık ettiği Anayasa, Hukuk ve Yargı Komisyonu’nda inceleme ve tartışma aşamasına girmiştir. Ancak Knesset koridorlarından gelen bazı gayri resmi raporlarda işaret edilen yeni gelişme, yasa tasarısının Anayasa, Hukuk ve Yargı Komisyonu’nda zaten onaylandığı, son okumalar için Knesset’e sunulup yürürlüğe girecek bir yasa haline getirilmek üzere olduğu ve Knesset’in çalışmalarını kısmen aksatan Kudüs’teki siren seslerinin, şu anda bu süreci engelleyen tek şey olduğudur.
Bu tasarının bu kadar hızlı bir şekilde onaylanmasının doğal olduğu görülmektedir. Çünkü tasarı, Yahadut HaTorah ve Şas gibi Haredi partilerinin yanı sıra Smotrich’in partisi ve Itamar Ben-Gvir liderliğindeki Yahudi Gücü gibi dindar Siyonist partilerden de geniş destek görmektedir.
Görünüşe göre, yasanın incelenmesi ve onay süreci şu anda devam eden savaştan pek etkilenmemiş durumdadır ve yasa, yakında nihai oylamaya sunulmak üzere hızla ilerlemektedir. Anayasa Komisyonu, başkan dahil 17 üyeden oluşmaktadır. Bunların 10’u iktidardaki aşırı sağ koalisyona, 3’ü sağ muhalefet partilerine ve sadece 4’ü sol partilere mensuptur. Yani yasa, komisyonda en az 10 üyenin desteğine zaten sahip durumdadır. Bu da yasayla ilgili sürecin bu kadar hızlı ilerlemesini açıklamaktadır.
Yasa tasarısını sunan kişi, dini Siyonizm akımına mensup partilerden biri olan Noam partisinin tek Knesset üyesi Avi Maoz’dur. Bu parti Knesset’te sadece bir sandalyeye sahip olmasına rağmen, tasarının ilk okunmasında rahatça çoğunluğu sağlamayı başarmıştır. Çünkü tasarının kabul edilmesi, Haredi sağcılar ile dindar Siyonistler arasında ortak bir çıkara dayanmaktaydı.
Görünüşe göre, Anayasa Komisyonu’nda yasanın bu kadar hızlı ilerlemesi, Maoz’un aynı akımdan gelen arkadaşları ve aralarında Komisyon Başkanı Simcha Rothman’ın da bulunduğu kişiler üzerinde sahip olduğu nüfuzun bir sonucudur. Öyleyse, bu yasayı baştan sona benimseyen kesim, aslında geleneksel Haredi akımı değil, dindar Siyonizm akımıdır.
Aslında bu oldukça dikkat çekici bir çelişkidir. Zira dindar Siyonizm akımı, İsrailli sağcı çevrelerde devletin resmi hahamlık kararlarına karşı çıkması ve Batı Şeria’daki hahamlardan oluşan, İsrail’de Yeni Sanhedrin Konseyi olarak bilinen kendi dini otoritesini kurmaya çalışmasıyla tanınmaktadır. Bu konsey, genellikle geleneksel yargı ve fetva verme tarzını koruyan İsrail Baş Hahamlığı’nın kararlarından hoşnut olmayan Batı Şeria yerleşim yerlerinde yaşayan bir grup hahamdan oluşmaktadır. Bu nedenle, bu konsey, dini hükümlere siyasi bir nitelik kazandırma konusunda daha radikal sayılan farklı dini metin yorumlarını benimsemektedir.
Taraflar arasındaki köklü ihtilafın en açık örneği, belki de Mescid-i Aksa’ya zorla girilmesi meselesidir. İsrail Baş Hahamlığı, ölülerin kirli sayılması nedeniyle arınma şartının yerine getirilememesi nedeniyle Yahudilerin (bu otoriteler tarafından Tapınak Dağı olarak adlandırılan) Mescid-i Aksa’nın tüm alanına girmesinin haram olduğu görüşünü benimsemeye devam etmektedir. Bu şart, ancak özel koşullar altında ortaya çıkan kızıl bir ineğin, belirli ritüellerle kesilip yakılması ve küllerinin bu kirliliği arındırmak için kullanılmasıyla gerçekleşir.
Dini Siyonizm akımına bağlı yeni Sanhedrin Konseyi ise, Yahudilerin Mescid-i Aksa bölgesine girişine tamamen izin veren, ancak “Kutsalların Kutsalı” olarak kabul edilen Kubbetü’s Sahra’nın avlusuna çıkmayı veya Kubbetü’s Sahra’ya yaklaşmayı yasaklayan farklı bir yorumu benimsemektedir. Bu yorum, Konseyin vizyonuna göre, beklenen ilahi mucizelerin gerçekleşmesi için gerekli koşulları yaratma çabası kapsamındadır.
Belki de 2022 yılında Teksas’tan İsrail’e getirilen kızıl ineklerin hikâyesi, taraflar arasındaki derin anlaşmazlığın en belirgin örneklerinden biridir. Baş Hahamlık, bu kızıl ineklerin arınma ayinleri için geçerli olduğunu hâlâ kabul etmemektedir. Çünkü bu inekler “İsrail topraklarında” doğmamıştır. Tevrat ve Talmud metinleri bunu teyit ederken, bazı dindar Siyonist hahamlar ise bu ineklerin küçükken getirildikleri ve dolayısıyla İsrail topraklarında doğmamış olsalar da orada büyüdükleri gerekçesiyle geçerliliklerini savunmaktadır. Bu nedenle, bu inekler Batı Şeria’daki Şilo yerleşiminde, yerleşimcilerden oluşan dindar Siyonist akımın hahamlarının gözetiminde tutulmaya başlanmıştır.
Haredi partileri ile dindar Siyonist partiler arasındaki bu tür derin anlaşmazlıklar, özellikle 2023 yılında dindar Siyonist akımın, üyelerinden birini İsrail Baş Hahamlığı makamına getirme çabalarının başarısızlıkla sonuçlanmasının ardından, aralarında güvensizlik duvarları örülmesine her zaman yetmiştir.
Ancak sözde Batı Duvarı Yasası’ndaki çelişki, ilk bakışta bu yasadan tek yararlananın Haredi akımı olduğu gözükse de, aslında en başından beri benimseyenin dini Siyonizm akımı olmasıdır. Çünkü bu yasa, dini Siyonizm’in, kutsal yerlerin kirletilmesinin ne anlama geldiğini ve bunun nasıl önleneceğini yorumlama konusunda İsrail Baş Hahamlığı’nın en yüksek dini otorite olduğunu dolaylı olarak kabul ettiği anlamına gelmektedir ki bu da teorik olarak dini Siyonizm taraftarı hahamların konumunu zayıflatmaktadır. Bu durum, yasanın ilk okunmasında kabul edildiğinde Itamar Ben-Gvir’in gösterdiği büyük coşkuyla da çelişmektedir.
Görünüşte durum böyledir. Ancak Ben Gvir ve bir dizi dindar Siyonist liderin bu yasa hakkındaki yorumlarından da anlaşıldığı üzere bunun ardında çok daha derin bir gerçek yatmaktadır.
Dini Siyonizm akımının bazı liderleri, özellikle de Mescid-i Aksa’ya baskın düzenleyen radikal Tapınak Grupları, bu yasaya tepki gösterdikten ve bu yasanın, Baş Hahamlığın, Yahudi şeriatına aykırı bir “kirletme” eylemi olduğu gerekçesiyle Mescid-i Aksa’ya baskın yapmalarının engellenmesine yol açacağından endişe etmesinin ardından, Ben Gvir çıkıp bu akımın takipçilerine bu yasanın tamamen onların yararına olduğunu açıklamıştır. Çünkü bu yasa, Baş Hahamlığa, Müslümanların Mescid-i Aksa’da yürüttüğü faaliyetleri, örneğin medreselerin varlığını, Kuran eğitim halkalarını, çocukların cami avlularında oyun oynamasını, ailelerin bir araya gelmesini ve Kudüs’ün sosyal yaşam merkezi olarak bilinen Mescid-i Aksa’da Kudüslülerin aşina olduğu diğer sosyal faaliyetleri yasaklama hakkı vermektedir.
Böylece Ben Gvir, bu yasa aracılığıyla hazırlanan planın gerçek yüzünü ortaya koymuştur. “Düşmanımın düşmanı dostumdur” mantığıyla, daha sonra dindar Siyonist akım gelip buraya kendi gündemini dayatabilsin diye resmi hahamlık otoritesini kullanarak Mescid-i Aksa’daki Filistinli Müslüman varlığına temelden darbe vurmayı amaçlamıştır. Açıkça görülüyor ki bu, tek düşmanları olan Filistinlilere karşı taraflar arasında yapılan zımni bir anlaşmanın parçasıdır.
Yahudi şeriatına göre kutsal bir mekânı “kirletmek”, o yerde dünyevi faaliyetlerde bulunmak anlamına gelmektedir ki Yahudi şeriatında kutsal yerlerde yalnızca dini ayinlerin icra edilmesine izin verilmektedir.
Böylece Ben Gvir, bu yasa sayesinde devletin resmi Baş Hahamlığını kullanarak, Mescid-i Aksa içindeki İslami Vakıflar İdaresi’ne ait medrese ve ofislerin kapatılmasına ve buradaki aile etkinlikleri ile Kudüs’e özgü sosyal etkinliklerin, söz konusu mekânın bir Yahudi kutsal mekânı olarak “kirletileceği” gerekçesiyle tamamen yasaklanmasına yönelik bağlayıcı hükûmet kararları aldırmayı ummaktadır.
Bu, kelimenin tam anlamıyla Mescid-i Aksa’nın dini yönetiminin tıpkı Hz. İbrahim Camii’nin dini yönetiminin Filistin Vakıflar ve İslami İşler Bakanlığı’ndan (İsrail Din İşleri Bakanlığı’nı bırakın) Kiryat Arba yerleşim biriminin Dini Konseyi’ne devredilmesinde olduğu gibi İslami Vakıflar İdaresi’nden İsrail Baş Hahamlığına devredilmesi anlamına gelmektedir.
Ramazan ayında Mescid-i Aksa’nın tamamen kapatılmasıyla ilgili şu anda yaşananlar, mevcut savaşın sona ermesinden sonra – belki de savaş sırasında – Mescid-i Aksa’da gözlerimizin önünde uygulanan yeni bir gerçekliğe uyanmamıza neden olacaktır. Bu nedenle, Arap ve İslam dünyası, Mescid-i Aksa’da hazırlıkları süren olaylardan gözünü ayırmamalı ve bu mesele hem Arap hem de İslam dünyasında medyanın temel sabitelerinden biri olarak, kamuoyu nezdinde gündemde tutulmalıdır.
Sayısız koluyla İsrail işgali, iş ve başarı konusunda hiçbir meselenin diğerini gölgede bırakmasına izin vermediği açıktır. İşgal ordusu dış cephelerde çeşitli saldırılar düzenlerken, radikal yerleşimciler Batı Şeria’da hayal ettikleri etnik temizliği gerçekleştirmek için zemin hazırlamaktadır. Aynı zamanda başka bir grup da savaşın sona ermesiyle birlikte Mescid-i Aksa’nın durumunu kalıcı olarak değiştirmek için harekete geçmektedir.
İşte işgal yönetiminin oynadığı oyun budur. Bu oyunu durdurmak ve yayılmasını önlemek için her zaman anlamak ve takip etmek gerekmektedir.
Bu yazı Kudüs Araştırmaları Uzmanı Dr. Abdullah Marouf tarafından kaleme alınmıştır, çevirisi Kudüs’te Bugün ekibine aittir.
